Marksist.org

18 Mayıs, Cuma

Son güncelleme:07:20:47 AM GMT

BURADASINIZ: HABERLER ‘EVET' ÇIKARSA OTORİTER BİR REJİM Mİ KURULACAK?

‘Evet' çıkarsa otoriter bir rejim mi kurulacak?

e-Posta Yazdır PDF
Anayasa değişikliği paketiyle askeri vesayet rejiminin devamını sağlayan yargı kurumlarının yapısının değiştirilmesi, bir yandan tüm toplumda özgürlüklerin yoğun olarak tartışılmasını sağlarken, bir yandan da demokrasi kavramıyla ilgili farklı görüşleri ortaya çıkarıyor.

12 Eylül'de referanduma gidecek olan anayasa değişikliğine hem sağcılar arasında hem de solcular arasında "hayır" demek gerektiğini düşünenlerin ortak bir kaygıları var: tüm iktidar yetkilerinin hükümetin ve meclisin elinde yoğunlaşması. "Hayır"cı solcular, bunu demokrasiden bir geri adım olarak yorumluyorlar ve iktidar partisinin otoriter bir rejim kurmaya doğru adımlar atacağını söylüyorlar.

Bu kaygıları son olarak, dün akşam katıldığı bir televizyon programında Radikal gazetesi yazarı Nuray Mert dile getirdi. Demokrasilerde kuvvetler ayrılığının kaçınılmaz olduğunu vurgulayan Mert, aksi takdirde toplumun "çoğunluk diktatörlüğü"yle yönetilmeye başlanacağını, bunun da demokrasi olmadığını savundu.

Nuray Mert'in fikirleri birçok açıdan sorunlu. Öncelikle, "demokrasi" kelimesi, sadece Mert'in anladığı gibi burjuva demokrasisiyle sınırlı değil. Liberal burjuva demokrasisi, iktidarın farklı farklı güçler arasında paylaşılması gerektiğini, bu farklı güçlerin birbirlerini denetleyerek bir "denge" kuracaklarını ve toplum için en iyi demokrasinin bu şekilde tesis edilebileceğini savunur.

Hükümetin üstünde bir güç arayışı

Kuvvetler ayrılığı ilk kez öne sürüldüğünde, egemen sınıfın temsilcileri açısından, sınıf mücadelesinin seyrinde belli bir gerçekliğe denk düşüyordu. Var olan toplumsal güçlerin, o toplumun işleyişine hakim olma yarışının bir ifadesiydi. Ancak Mert, kuvvetler ayrılığını benzer bir motivasyondan yola çıkarak savunmuyor. Onun tek istediği, yasama ve yürütme erklerinin gücünün kısıtlanması.

Bu noktada ise, hem Nuray Mert'in hem de kuvvetler ayrılığı fikrine bağlı olan tüm solcuların temel açmazı ortaya çıkıyor: toplumun tüm kesimlerinin verdikleri oylarla seçilen, yani halkın, yani aynı zamanda ezilenlerin, yoksulların, emekçilerin de belirleme hakkına sahip olduğu organlara karşı, sığınacak bir liman arayışı.

Bugün TBMM'nin ve AKP hükümetinin gücünün sınırlandırılması gerektiğini söyleyenler, kaçınılmaz olarak yargı oligarşisine başvuruyorlar. Toplumun bir grup elit tarafından yönetilmesi gerektiğini düşünen sağcılar ve ikameci solcular da böyle yapıyor, bu yargı kurumlarının demokratik olmadığını kabul eden Nuray Mert gibiler de.

Sıradan insanların demokrasisi

Sosyalistler açısından bu tartışma tamamen anlamsızdır. Milyonlarca ezilen sınıf temsilcisinin sınırlı da olsa temsil hakkının bulunduğu bir parlamentoya karşı, bir avuç yargı bürokrasisinin aldığı kararlar, demokrasi adına savunulamaz. Sosyalistler, toplumun mümkün olan en geniş kesiminin, mümkün olan en çok konuda, mümkün olan en sık aralıklarla toplumun idaresine katılmasını talep eder; sıradan insanların kendi kendilerini yönettiği bir demokrasi için çaba sarf ederler.

Üstelik, şimdiye kadar görülmüş en demokratik toplum denemeleri, tarihin kırılma anlarında, yönetilenlerin artık eskisi gibi yönetilmek istemediği ve yönetenlerin artık eskisi gibi yönetemediği durumlarda, ezilenler kendi iktidar organlarını hayata geçirmeye, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmaya başladıklarında yaşanmıştır. Paris Komünü'nde, Ekim Devrimi'yle iktidarı ele geçiren Sovyetler'de, liberal kuvvetler ayrılığı ilkesi tamamen çiğnenmiş; işçiler, toplumun tüm ezilenlerinin sürece katıldığı tarihin en demokratik mekanizmalarını yaratmışlar, tüm emekçi ve ezilenlerin çıkarları için atılabilecek en önemli adımları atmışlardır.

Çünkü demokrasi, Nuray Mert'in yorumunda kısıtlandığı gibi tepeden kurulacak bir rejim tipi değil, sıradan insanların sınıflı toplumlar ortaya çıktığından beri verdiği özgürlük mücadelesinin geldiği aşamanın adıdır. Gerçek bir demokraside, bir grup akıllı insanın, tüm toplumun seçtiği temsilcilerin üstünde yer alabileceği bir "güçler dengesi" olamaz. Tüm baskıcı siyasal akımları, hükümetleri durdurabilecek yegane güç, ezilenlerin yürüttüğü aşağıdan mücadelenin kendisidir.

Darbecilerin "demokrasi"si

Kaldı ki, bütün bu tartışmalar, Türkiye'nin geçtiği evrelerden bağımsız bir şekilde, soyut ve teorik bir düzeyde yürütülüyor. Uzunca bir süre tek parti diktatörlüğüyle yönetilen cumhuriyetin tarihinde, çok partili rejime geçildiği andan itibaren, bir başka sınıfın temsilcileri gerek gördükleri anda askeri müdahalelerle demokrasiyi yok ediyor. Türkiye'de demokrasi tartışmasının özü, askeri darbelerin yarattığı baskıcı bir vesayet rejimiyle, sivillerin seçtiği temsilcilerin hükümet etme hakkı arasında gidip geliyor.

Sosyalistler, hiç kimseye hesap verme sorumluluğu olmayan, denetimden tamamen muaf ve silahlı bir gücün iktidarına karşı koşulsuz olarak –ne kadar kısıtlı da olsa- mevcut demokratik organları tercih ederler. Aksini düşünenler, 12 Eylül'de referandumdan çıkayacak "Evet" oylarının statükoyu gerileteceğinin değil "sivil dikta" yaratacağının propagandasını yapanlar, demokrat, solcu veya ilerici olamazlar.


E-mailPrintFavorites PDF Blogger Delicious Digg Facebook Friendfeed Google Haber.gen.tr Live MySpace StumbleUpon Twitter Yahoo