Radikal'deki köşesinde Yetkin, Başbakanın NTV'de söylediği "Darbe anayasasını savunan darbecidir" sözlerini aktarıyor. Bunun altına ise yine Radikal yazarı olan Cengiz Çandar'ın yazısından alıntı yapıyor: "Bunlara 'EVET' dememek için, ya 'vicdansız' ya da 'Tayyip'e takık' bir hâlde 'ruh sağlığını yitirmiş' biri veya kafası fosilleşmeye başlamış bir 'bağnaz' olmalıyım. Allah'a şükürler olsun ki hiçbiri değilim!"
Murat Yetkin, bu örneklerin karşısında TÜSİAD'ın, TOBB'un ve DİSK'in hayır demesini, TBMM'deki muhalefeti oluşturan CHP ve MHP'yi koyuyor. Yetkin, tam da Ertuğrul Özkökvari bir şekilde "Hayır" cephesinin tehdidini yazısının sonuna koyuyor:
"13 Eylül sabahı mı? Yüzde 55 'evet' çıkacağına inanan Başbakanımız, herhalde nüfusun geri kalanını oluşturan darbe yanlılarını ikna etmenin bir yolunu bulacaktır. Bayramınız kutlu olsun, şimdi hayırlı olsun demeyelim, onu da başka yere çekerler."
Kimler 'hayır' diyor?
Bu soruyu yanıtlamadan önce Karl Marks'a kulak vermek gerek:
"Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir de, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, egemen manevi güçtür de. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, entelektüel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur."
Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ideolojisi kemalizmdir; Kemalizmin özünü oluşturan Türk milliyetçiliği, ırkçılık, dini inançları baskı altında tutan ve devlet dini yaratan laikçilik, militarizm ve halk kitlelerini bir sürü olarak gören seçkincilik, Türk kapitalist sınıfının düşünceleridir. Asker ve sivil bürokrasi, devleti büyük sermaye adına yönetmektedir.
Kapitalist sınıf, devletin ve mevcut düzeninin bir zorunluluk olduğu fikrini yaygınlaştırır. Eğitim sistemi aracılığıyla resmi ideoloji kuşaklar boyunca aktarılmaktadır. Zorunlu askerlik vasıtasıyla 18 yaşını doldurmuş her erkeğin fikirleri ordu tarafından biçimlendirilir. Büyük sermaye, 4. güç olarak adlandırılan medyanın da sahibidir. Büyük sermayenin medyası, egemen sınıfın fikirlerini topluma empoze eder. Devletin resmi görüşleri toplumsal bir karşılık da bulur.
TÜSİAD 'hayır' diyor. Medyanın bir bölümü 'hayır' diyor. 80 yıllık rejimin ürünü olan devlet kurumları 'hayır' diyor. Bu kurumlarda çalışan bürokrasi 'hayır' diyor. Kapitalist devleti ayakta tutan ordu 'hayır' diyor. Egemen hukuk anlayışını şekillendiren yüksek yargı 'hayır' diyor. Türk milliyetçiliğinin çeşitli tonlarını temsil eden siyasi partiler 'hayır' diyor.
Hayırcılar bir sermaye partisi olarak AKP'nin işçi düşmanlığını öne çıkartarak 12 Eylül anayasasına destek istiyor; CHP ve MHP işsizlik ve yoksulluk edebiyatını kullanarak şimdiki tartışmanın içeriğini saptırıyor. Aynı anda 'evet' oyları çıkarsa Türkiye'nin bölüneceğini söyleyerek Kürtlere karşı milliyetçilik kartını da oynuyor ve Kürt sorununun demokratik çözümüne karşı kitleleleri seferber etmek istiyorlar.
Darbe anayasasını ve darbe düzenini savunan patronlar, generaller, yargıçlar ve siyasetçiler bir azınlıktır. Ama bu azınlığın egemen fikirleri, farklı sorunlar yaşayan sınıfları ve grupları da etkileyerek toplumsal bir karşılık bulur.
Hayır cephesinin yumuşak karnı
2007'de darbe çağrılarının yapıldığı Cumhuriyet Mitingleri'ne katılanları olduğu gibi, 12 Eylül'de 'hayır' oyu verecekleri de homojen bir topluluk olarak görmemek gerekir.
"Hayır" cephesinde farklı güçler bir araya geliyor. Onları bir araya getiren, anayasa değişikliğinin içeriğinden çok, bu değişikliğin AKP tarafından yapılması.
Cumhuriyet tarihi boyunca baskı altında olan, katliamlara uğrayan Aleviler, AKP'ye kuşkuyla baktığı için 'hayır' cephesinde yer alıyor. Yaşam tarzlarının tehdit altında olduğunu zanneden laik yaşam tarzına sahip çalışanlar da 'hayır' diyebiliyor. 28 Şubat'tan bu yana "laik-dinci" suni bölünmesini derinden yaşayan, yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan işçilerin bir bölümü de AKP'nin ekonomik politikalarına karşı olduğu için 'hayır' diyebiliyor.
Bu durum 'hayır' cephesinin yumuşak karnını oluşturuyor. Demokratikleşme sözde değil özde olursa, birçok ezilen gibi Aleviler üzerindeki baskı son bulup hakları tanınırsa, onlar kendilerinin katili olduklarını çok iyi bildikleri kemalist egemen fikirlerden kopacaklardır. Kılık-kıyafet özgürlüğü tüm özgürlüklerle beraber eksiksiz olarak tanınırsa, devletin kadınlar üzerindeki baskısı son bulursa, cinsiyet ayrımcılığı yasalardan ve devlet anlayışından silinirse, ayrımcılık ve nefret suçları cezalandırılsa, kimse "Seni zorla kapatacaklar" diyenlere inanmaz. İşçi sınıfını laik ve dindar olarak bölerek, 20 yıldır yeni-liberal politikaların engelsizce uygulanmasını sağlayanlar yenilirse; TÜSİAD'ın desteğiyle 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerini yapan ordu kışlasına çekilirse, birleşik işçi mücadelesinin önü açılır.
Sosyalistler bu yüzden "Yetmez ama EVET" diyor. 12 Eylül'de 'evet' oyları kabul edilirse, toplum darbelerle ayakta kalan çürümüş rejime hayır diyecek. Bu, egemen sınıfın iktidarını sağlayan egemen fikirlerin, resmi ideolojinin de yenilmesi olacak.
Sosyalizm mücadelesi, işçi sınıfı ve ezilenlerin saflarında egemen sınıfın fikirlerine karşı mücadeledir. Onyıllardır bu ülkenin kanını emen, sendikaları kapattıran, sendikacıları öldürten, grevcilere kurşun sıktıran büyük sermayenin fikirlerinin zayıflaması, kutsal olarak gösterdiği devletin geriletilmesi, yeni bir toplum yaratma mücadelesini de tetikler.
Türkiye tarihinin en büyük rejim bunalımında, sosyalistler, büyük sermayenin ve tetikçilerin statükosuna karşıdır. Statükoyu yıkalım!
İşçileri ve tüm ezilenleri yan yana getirelim. Özgürlük isteyelim!
AKP'ye, CHP'ye, egemen sınıfın tüm partilerine karşı aşağıdakilerin mücadelesi 13 Eylül'de yeni bir aşamaya ulaşacak.
13 Eylül'de başlayacak yeni bir anayasa için mücadele, 'hayır' cephesini böleceği gibi, AKP'nin solunda sahici bir muhalefetin de öne çıkmasını sağlayacaktır.
Murat Yetkin gibi sermaye rejiminin bekçilerinin hayali olan ulusalcı-faşist koalisyonunu, bu mücadele durduracaktır.



HAYIR DİYENLERİN HEPSİ DARBECİ Mİ?
















