12 Eylül darbesinin baş katilinin televizyon programlarında fink atarken sahip olduğu güvene, muadilleri de Şemdinli'yi bombalayan askerleri korurken sahipti. Darbe yapanlar ve darbe yapmayı umanlar, hiçbir zaman hesabın sorulmayacağına dair büyük bir güvene sahiptiler.
12 Eylül ve sol
12 Eylül 1980 darbesinin özellikle sol hareketler üzerindeki etkisi çokça tartışıldı, dönemin belgeselleri çekildi; romanlar, anılar yazıldı; işkenceler, travmalar giderek daha çok ve açık anlatıldı, hatta dönemin tanıklarının danışmanlığını yaptığı dizilere konu edildi. 12 Eylül darbesinin neden gerçekleştirildiği, işçi sınıfının ve solun gücünün nasıl kırıldığı, neoliberal politikaların darbeyle birlikte nasıl kolayca uygulanabildiği dillere pelesenk oldu. Tanıklıkların aktarılması yaraları sarmaya yetmiyordu belki ama, yaşanılanların hesabının sorulması için gereken mücadelenin ilk adımlarıydı. Netekim sadece konuşmadı sol, hesap sormak için örgütlendi: utanç müzesi kurmak için kollar sıvandı, darbenin yıl dönümlerinde ortak mitingler düzenledi. Solda bu konuda bir tutum birliği hakimdi. Çok uzun zaman önce değil, 2009 yılında BirGün gazetesinde Feyyaz Yaman imzasıyla yayınlanan "GEÇİCİ 15. MADDE KALDIRILSIN, 12 EYLÜL DARBECİLERİ YARGILANSIN" başlıklı yazı, "Darbecilerin yargılanmasının hukuki yolunun açılması için 1982 Anayasasının Geçici 15. Maddesi'nin kalkması gerekiyor" diyor ve "Geçici 15. Madde kaldırılmadan 12 Eylül darbecileri yargılanamaz. 12 Eylül darbecilerinin yargılanmadığı bir ülkede darbeciler yargılanıyor/yargılandı denemez" diyerek son buluyordu.
Bugün darbecilerin yargılanabildiği bir toplum hedefine hiç olmadığı kadar yakınız. Ancak bugüne gelene kadar çok şey değişti.
12 Eylül evet, Ergenekon hayır!
12 Eylülcülerin yargılanabilmesi, aynı güçlerin, bir daha darbe yapmaya tenezzül etmeleri bir yana, parti lideri edasıyla siyasi gündeme dair açıklamalarda dahi bulunamadığı bir toplumsal özgürlük alanının açılması için de önemli. 1980'den neredeyse 30 yıl sonra, görevli askerlerin de içinde bulunduğu bir derin devlet mekanizmasının darbe hazırlıkları yaptığı ayan beyan ortaya çıktı. Kirli planların içeriğine ve bugüne kadarki icraatlarına dair birçok bilgiye, internetteki arama motorlarına "balyoz, kafes, oraj, sarıkız, ayışığı" gibi kelimeleri yazarak ulaşabilirsiniz.
Son dört yıldır darbe girişimlerine ilişkin iddialar önce muhatapları tarafından inkâr edildi, sonra ses kayıtları, ıslak imzalar, karargahlardan çıkan belgelerle inkârın yerini GATA seyahatleri aldı. Bu sırada, darbeden hesap sorma mücadelesini yürütenlerin bir kısmı, darbe planları yapanların sadece "plan" yaptıklarını ve esas olarak 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının önemli olduğunu vurgulamaktaydı. Henüz başarıya ulaşmamış oldukları için bugünkü generallerden hesap sormanın bir önemi yoktu demek ki. Darbecileri koruyan geçici 15. maddenin kaldırılması, darbeden hesap sormak isteyenlerin sahiplendiği bir talep olmuştu hep. Referandum sürecinde geçici 15. maddenin kaldırılmasının oylamaya sunulmasıyla birlikte, yani tam da 12 Eylül darbecilerinin yargılanabileceği bir zemin için küçük ama ilk somut kazanım elde ediliyorken, "Esas Kenan Evren'i yargılamalı" diyen kesimler bu kez 15. maddenin kaldırılmasının çok da önemli olmadığından dem vurmaya başladı. Birden, aynı çevreler, zaten zaman aşımı nedeniyle Kenan Evren'in asla yargılanamayacağını söyler oldu. Referandum sürecinde, niyeyse en çok "yetmez ama evet" diyenlerin darbecilerin yargılanması için anayasa değişikliğinin önemli olduğunu söylemesi, naif olmaktan, zırvalıktan, AKP/ML örgütü olmaya kadar değişen bir skalada itham haznemizi geliştiren eleştirilerin konusu oldu.
İşte size "Yetmez ama evet"
Referandumun ardından binlerce insan Kenan Evren hakkında suç duyurusunda bulundu. Diyarbakır cezaevinin işkencecilerinin isimleri açıklandı, devletin katilleri itiraflarda bulunmaya başladı. En nihayetinde Kenan Evren'den ilk ifade alındı. Kenan Evren'in avukatının da sıkça vurguladığı "Zaten yargılanamaz, zaman aşımı var" argümanının yerini "Evren'in evine misafir edilerek ifade mi alınır, 12 tane soru mu sorulur?" diye süreci küçümseyen ifadeler aldı. Kenan Evren'in soruşturulmasına ilişkin gelişmelerden henüz tatmin olan hiçbir darbe karşıtı yoktur eminim. Çünkü henüz yargılama başlamış değil, geçici 15. maddenin kalkmış olması darbecilerin dokunulmazlık zırhını indirdi; ancak bu, yargılanıyor oldukları anlamına gelmiyor. Henüz Kenan Evren'in sorumlusu olduğu bütün suçların hesabı sorulmuş da değil. Ancak bildiğim kadarıyla, savcılar Kenan Evren'in evine resim sergisi izlemeye değil "ifade almaya" gitti. 12 Eylül 1980 anılarını dinlediğimiz, okuduğumuz "büyüklerimiz" şimdi Kenan Evren'in yargılanamayacağı konusunda çok emin. Bu durum, darbeye karşı olmak konusundaki dürüstlüklerini değil ama tutarlılıklarını sorgulatıyor.
AKP'nin şaşırttıkları
Darbenin mağdurlarının adeta darbecilerin avukatı gibi konuşmaya başlaması birden bire olmadı, bir süreç içinde gelişti. Aynı zamanda bu süreç, AKP'nin iktidarda olduğu yaklaşık on yıllık süre boyunca, AKP'ye karşı nasıl bir muhalefet örmek gerektiğini öğretti. "Yetmez Ama Evet" kampanyasının içindeki sosyalistler, neoliberal AKP'nin demokrasi mücadelesinin öncülüğünü yapacak bir odak olmadığını, demokrasi mücadelesini tutarlı bir şekilde sürdürebilmek ve kazanmak için güçlü bir sol harekete ihtiyaç olduğunu çok kez vurguladılar. AKP'ye haddinden fazla paha biçmek hatasına düşüp, sonra da "hani AKP değiştirecekti" diye serzenişte bulunmak zorunda kalmadılar. Ama AKP'ye karşı muhalefeti "yaşam tarzı" muhalefetine de indirgemediler. Hepimizin bildiği gerçekleri saptırarak, neredeyse "12 Eylül darbesini de AKP yaptı" diyecek olan bir muhalefet mi; yoksa Kürt sorununa ilişkin tutumuna, nükleer sevdasına, cinsiyetçiliğine ve bir burjuva partisi olan AKP'nin her türlü neoliberal politikasına karşı, demokrasi mücadelesinin sokakta kazanılacağını anlatan "tutarlı" muhalefet mi AKP'yi gerçekten geriletecek?
Süreç içerisinde darbecilerden ifade alınmış olmasını küçümseyenler, aslında farkında olmadan geçmişte yürüttükleri mücadeleyi de küçümsüyorlar. Bu mücadeleyi AKP yürütmüyor, evet. "AKP yapamaz" diye bozuk plak gibi tekrarlayıp kendi mücadelesini unutanlar, bu yüzden "demokrasiyi getirecek güç AKP" yanılsamasına katkı sunmadılar mı? Varolan gelişmeleri "AKP döneminde oldu" diye küçümsemek, yıllardır yürütülen 12 Eylül darbecilerinden hesap sorma mücadelesinin kazanımı olarak sahiplenmemek neden?
Bu soruların yanıtı çok açık: AKP, bugün ulusalcılığa meyleden sosyalistlerin kimyasını bozdu. Bir takım formüller geliştirerek, AKP'nin kesinlikle yıkılması gerektiğinde fikir birliği sağladılar. Bu formül birliğinin ilk uzantısı, Ergenekon davasının sonuna kadar gitmesini savunan sosyalistlerin AKP yalakası ilân edilmesi oldu. Formülün ikinci evresi daha da "gelişkin"di. Seçmenin yüzde 47'sinin oyunu alan bir partiyi, en fazla üç-beş bin üyesi olan örgütlerle yıkmak mümkün değilse, bir yandan bir kitle gücünün yanında yer almak, bir yandan da zinde güçlerin siyasal alana müdahalesine en iyisinden sessiz kalmak, ses çıkartıyormuş gibi görünmek, "ama"lı cümleler kurmak, özetle "bırakınız yapsınlar" demek daha doğru geldi bu sola.
Sınıf mücadeleleri tarihinde, sosyalist olduğunu iddia eden yapıların darbeye cevap vermediğine çok az ülkede tanık olunmuştur. Bu ülkelerin en başında Türkiye geliyor. Şimdi, darbeye sessiz kaldıklarını söylediğimizde, kızıyorlar. Ama yazının başında vurguladığım gibi, güncel darbe girişimlerine karşı mücadele edenlere, "12 Eylül yargılanmadan hiçbir kazanım elde edilemeyeceğini" anlatırken, 12 Eylül darbesinin yargılanması için somut adımlar atıldığında, zaten AKP'nin kendi 12 Eylül'ünü kurduğunu iddia ederek yanıt veriyorlar. Hiçbir şeyi beğenmiyorlar ve hep bir bahaneleri var.
Yine ilk formüle dönecek olursak, ulusalcı sosyalistlerin, 12 Eylül referandumunda "Hayır" oylarını "solun oyları" olarak göstermesi, Liberal Demokrat Parti'nin, MHP'nin, askerlerin, TÜSİAD'ın ve CHP'nin oylarının "sol oy deposu" olarak algılandığını kanıtladı. Demek ki, derhal ve her ne koşulda olursa olsun yıkılması gereken AKP'ye karşı mücadelede harekete geçirilmesi gereken kitle, bu kitledir. Bu yüzden, solcu olduğunu iddia eden gazetelerde ve internet sitelerinde CHP'li gençlerle söyleşiler yapılmakta, "AKP cuntasına" karşı esas olarak "hayır"cı kitlenin bu ana gövdesi, stratejik partner olarak seçilmekte.
"Hayır"cı tabanın siyasi fikirlerine eklemlenen bir sol
Sorun, bu kitlenin siyasi şekillenmesinde. Minik örgütler, "Hayır"cı bu kitleyle her ilişkilendiğinde, bu kitlelerde yıllar içinde şekillenen ırkçı, milliyetçi, statükocu, azınlık düşmanı, özgürlük düşmanı bir duvara çarpıyor. Ama duvara çarpmanın da bir sınırı var. Duvara ikinci kez çarpmadan önce hızını yavaşlatma ihtiyacı duyar insan, üçüncüsünde daha da yavaşlar, çarpmanın şiddetinden duyulan acı ve sıkıntı, insanı duvara çarpmamak için hiç hız yapmamaya zorlar. Özetle CHP tabanının "milliyetçi hassasiyetleri", bu tabanı AKP'yi yıkacak gücün temel deposu olarak görenleri de şekillendirir oldu.
Bu kitle, "Ergenekon zihniyeti" olarak adlandırılabilecek bir ideolojik müdahalenin yıllara dayalı çabası sonucunda, ciddiye alınması gereken bir paranoyaya sahip. Geçen hafta Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blok'unun, İstanbul 1. Bölge milletvekili adayı Sebahat Tuncel'in Bağdat Caddesi yürüyüşünden önce, bu paranoyanın nasıl bir nefrete, ama aynı zamanda zenginlerin yoksullara karşı hissettiği iğrenme duygusuna dönüştüğüne şahit olduk. Kürtçe müziğe "hayvan müziği" diyen kadınlar, bir iki gün sonra da Bağdat Caddesi'nde Blok standı açan iki kadın aktivisti neredeyse linç edecekti. İşte bu zengin, korku dolu, yaşam tarzının tehlike altında olduğunu düşünen ve her fırsatta milliyetçiliğe meyleden kitleler, bu kitlelerle AKP karşıtı bir siyasi atmosfer yaratmak isteyen solcuları şekillendiriyor.
Bu kitlenin bağrından baktıkları için, özgürlük isteyenleri "liberal"; darbeye karşı çıkanları, "Tankların üzerine çıkacağız" diyerek yürüyenleri, bütün mitinglerinde Diyarbakır cezaevinde yaşananların hesabını soracağını sloganlarla dile getirenleri "AKP'ci"; siyasal demokrasinin sınırlarının gelişmesi için mücadele edenleri "yandaş"; Ermeni soykırımının tanınması için direnenleri "kimlikçi" sanıyorlar. Bu yüzden, Kenan Evren ilk kez soruşturulduğunda, bu soruşturmanın AKP'ye yaraması ihtimali nedeniyle, "Neden şimdi?" sorusunu sorup, neredeyse Evren yargılanabilir diye üzülüyorlar.
Üzülüp, asıl yapmaları gereken işi yine unutmasınlar. Söz konusu sol çevrelerin şimdi yapması gereken şey, Kenan Evren'in yargılanmasını neden küçümsediklerine dair özeleştiri vermek, sol adına kendilerine bakanlardan özür dilemek. Yok, eğer gerçekten "Kenan Evren'i yargılatacağız" diye bir iddiaları yoksa da, bence Kenan Evren gibi tatile çıksınlar. Solu bilmem ama, Kenan Evren kendisine sorulacak hesaptan kaçamayacak.
Meltem Oral



MELTEM ORAL: KENAN EVREN’E KURTULUŞ YOK













