Güncel Yazılar


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

'Mavi Vatan tezi'nden geriye kalan

Erdoğan Biden’la görüşmeden önce, NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi çerçevesinde düzenlenen Brüksel Forumu etkinliğinin "İstikrara Katkı" başlıklı oturumuna bir video mesajla katıldı. Bu mesajda, önce Türkiye’nin teröre karşı mücadelede oynadığı rolü özetledikten sonra Erdoğan şunları söylüyor: “Unutulmamalıdır ki Türkiye'nin sınırları aynı zamanda NATO'nun sınırlarıdır. Bu bakımdan, sadece kendi milli menfaatlerimiz için değil, transatlantik coğrafyasının güvenlik ve istikrarının temini için de önemli bir sorumluluk üstlendiğimizi biliyor, adımlarımızı bu bilinçle atıyoruz."

Ama daha çarpıcı olan vurgu mesajın şu bölümünde: “Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti’nin komutası da bu sene Türkiye'dedir. İttifakın en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye, NATO'nun güncel tehdit ve imtihanlara karşı adaptasyonu için aktif rol oynamaktadır.”

İktidarın sınırsız “u dönüşü” hakkı

Birçok yorumcu gibi sık sık iktidarın dış politikadaki makas değişikliğinin ve Kürt sorununun ele alınışındaki yorum değişikliğinin ‘başka türden bir devlet ittifakı’nın gelişmesinde belirleyici olduğu ve bu ittifakın gelişmesinin ittifakı da etkilediğinin altını çizmeye çalışıyorum. 2015 yılında AKP’nin tek başına seçim kazanma ihtimali yok olmaya başlayıp özellikle HDP belirleyici faktör haline gelince, devletle AKP arasında bir koalisyon şekillenmeye başladı. AKP, MHP, Perinçek ve geleneksel devlet aygıtının bir koalisyonuydu bu. Bu ittifak kendisi açısından elzem olarak gördüğü bir dizi konuda anlaştı ve anlaşmanın adına “yerli ve milli konsept” adı verildi. Bu yerli-milli koalisyonun temel hedefleri arasında emperyalist ülkelerin hegemonya sarsıntısı yaşadığı, Çin ve doğunun güçlendiği dönemde Türkiye’nin bölgesel bir güç olma şansını değerlendirmek vardı. Hem Davutoğlu’nun stratejik derinlik tezi hem de Mavi Vatan tezi Türkiye’nin altemperyal bir güç olmasına ve Türkiye’nin savunmasının Türkiye’nin dışından başlatılması gerektiğine vurgu yapıyordu. Bu politika gereği Suriye ve Libya’ya asker gönderildi. Türkiye muhtemelen, ABD’den sonra sınır ötesinde en fazla asker bulunduran ülke oldu. Türkiye hem Rusya hem ABD’yle gerginlik yaşayıp, hem Rusya hem ABD’yle dostluk kurup, Rusya ve ABD’yi diğeriyle pazarlık yapmak için kullanabileceğini düşündüğü bir dönem yaşadı. Devlet yetkililerinin bağımsız dış politika diyerek övündükleri, ulusalcılar açısından başarının, devletin Rusya ve Çin’le yakınlaşmasına göre tayin edildiği dönem, görülüyor ki sona ermiş vaziyette.

NATO’ya yollanan video, yapılanların ‘Mavi Vatan’ı korumakla değil, emperyalist ülkelerin çatlaklarından yararlanarak bölgesel bir güç olmaya çalışmakla alakalı olduğunu, ama birçok krizi aynı anda yaşayan Türkiye’nin bu stratejisinin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde olduğunun farkına varıldığını gösteriyor. Mavi Vatan tezi, daha geleneksel “NATO'nun güncel tehdit ve imtihanlara karşı adaptasyonu” tezinin yanında gölgede kalmışa benziyor. Hemen her politik tartışmada olduğu gibi iç politikada kutuplaşmayı derinleştirmek için tercih edilen ve şişirilen hamaset yüklü dille, dış politikanın acıklı gerçekliğine teslim olmak zorunda olan dil arasındaki farklılık bir kez daha karşımızda. 

Geçen yıl Ekim ayında Fransız mallarına boykot çağrısı yaparken, şimdi NATO zirvesi sırasında ikili görüşmenin ardından Macron’la omuz omuza fotoğraf çektirmeye…iktidarın u dönüşleri çok hızlı yaşanıyor. Misak-ı Milli sınırları içinde, neredeyse NATO’dan koptu kopacak olan üslup, yerini, NATO’nun dost ve müttefik Türkiye’nin değerini bilmesi gerektiğine yapılan vurgulara bırakmış durumda.

Afganistan talebi

Erdoğan-Biden görüşmesinde ise Biden’ın 24 Nisan’da yaptığı Ermeni Soykırımı açıklaması ve S-400 gibi başlıkların tartışılacağını bekleyenler çok beklediler. Çok açık ki görüşme öncesinde en çok yoğunlaşılan konu, Türkiye’nin Afganistan’da görev alma arzusu oldu. Belli ki görüşme sırasında da bu konu ele alındı. ABD, 11 Eylül saldırılarının ardından George W. Bush liderliğinde başlattığı intikam savaşının ilk safhası olarak işgal ettiği Afganistan’dan çekilecek. Her simgesel hareketlere düşkün devlet görevlileri gibi ABD’nin hastalıklı kafaları da Afganistan’dan çekiliş tarihini 11 Eylül olarak belirledi. ABD, tüm tarihi savaş ve işgallerle dolu olan Afganistan’ı yirmi yıldır işgal altında tuttu, yaktı, yıktı, toplumsal dokusunu paramparça etti ve aslolarak da hiçbir iddiasını yerine getiremedi.

Şimdi, ABD yönetici kadroları daha vicdanlı hâle geldikleri için değil, Çin’le artan gerilimde güçlü olmaya ve bu gerilime yoğunlaşmaya çok daha fazla önem verdikleri, Afganistan işgalinin maliyetinden kurtulmak istedikleri, özetle, Afganistan’da ABD askeri bulundurmanın ABD’nin emperyalist hegemonyasının sürekliliğini sağlamak açısından anlamı kalmadığı için çekilme kararı aldılar. İşte Türkiye, burada doğacak boşluğu doldurmak istiyor. 

ABD çekilirken Türk ordusu askerlerinin burada ABD’nin oynadığı misyonu oynamak üzere Afganistan’da rol alması, Türkiye açısından ABD’yle yaşanan tüm gerilim başlıklarını azaltacak bir adım olarak görülüyor. Kuşkusuz bu ABD’yle Türkiye’nin yaşadığı gerilimleri bir çırpıda ortadan kaldırmayacak ama Doğu Akdeniz, Suriye, YPG tartışmaları ve Türkiye’nin Rusya’yla NATO’nun tahammül edeceğinden daha fazla yakınlaşması gibi sorunlar, birikmiş vaziyette. Erdoğan iktidarı, tüm bu başlıklarda yeni bir dönemin kapısını aralamak için, Afganistan’da ABD’nin Kabil havalimanının güvenliği ve işletmesinin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bırakılması talebini konuşuyor. Yılların “küçük ABD olma” hayali, böylece, karikatür haliyle gerçekleşmiş oluyor. Türkiye’nin Afganistan’da 500 askeri zaten var. Şimdi yeni askerler gönderilmesi gündemde. 

Savaş değil iş, ekmek, özgürlük!

Afganistan, iç çelişkilerin her an iç savaşa evrilebildiği, siyasal açıdan da yıkıma uğramış bir ülke. Hakan Tahmaz’ın belirttiği gibi Afganistan’da ABD’nin oynadığı rolü kapmanın derdinde olan Türkiye, bir çatışma, savaş alanına gitmek istiyor ve bu alanda Türkiye hoş bir şekilde anılmıyor. Taliban Sözcüsü Süheyl Şahin, “Türkiye son yirmi yıldır NATO güçlerinin bir parçası. Dolayısıyla 29 Şubat 2020'de ABD ile imzaladığımız anlaşma uyarınca Afganistan'dan çekilmelidir.” açıklamasını yaptı. Yine Tahmaz’ın aktardığı gibi, BM verilerine göre vilayet merkezlerinin tamamı hükümetin kontrolünde ama ülke topraklarının genelindeki üstünlük Taliban’da. Bu, Afganistan’da ABD’nin çekilmesinden doğacak boşluğu ABD ve NATO adına doldurma eğiliminin savaş, çatışma ve ölüm dolu bir alana müdahil olmak anlamına geldiğini gösteriyor.

Türkiye’nin Afganistan’da hiçbir askeri rolü olamaz. Bırakalım yeni askerler göndermeyi, Türkiye; ABD ve NATO’nun Afganistan işgalinin bir parçası olmamalıdır.

NATO zirvesinin ardından alınan kararlar (Afganistan, teknoloji, iklim değişikliği, Asya Pasifik’te daha da güçlenmek, daha caydırıcı bir askeri güce sahip olmak gibi konuların da olduğu sekiz başlıkta bir dizi kararlar alındı) tek bir işleve sahip: Bir ABD’li generalin yönettiği ve ABD’nin küresel hegemonya mücadelesinin bir aracı olan NATO’nun bu işlevini sağlam bir şekilde yerine getirmesi. Zirvede, NATO’nun Afganistan’da askeri eğitim, askeri kaynak aktarımı ve havalimanı gibi bir dizi alanın güvenliğini sağlayacağı kararlar alındı.

Türkiye, NATO ve ABD adına burnunu hiçbir ülkeye sokmamalıdır.

Türkiye NATO’dan hemen ayrılmalıdır.

ABD’yle silah pazarlıklarından vazgeçmeli, masa altından NATO ve ABD’ye meydan okumak gibi hamleleri bir kenara bırakmalı, Rusya ve Çin gibi diğer emperyalist ülkelerle de her türden askeri işbirliği ya da rekabete son vermelidir. Türkiye sadece Mavi Vatan tezini çöpe atmakla kalmamalı, hem bölgede hem de tüm dünyada tüm halklarla insani yardım, dayanışma, felaketler karşısında kardeşlik ilişkisi dışında hiçbir militarist sürece dâhil olmamalıdır. Mavi Vatan tezi duvara tosladı, bunun farkına varması gerekenler dümeni yeni askeri maceralara büküyorlar. İktidarın ve bir iktidar koalisyonunun ihtiyaçlarını dış politikada ulusal ihtiyaçlarmış gibi savunmanın sınırlarına çoktan gelindi. Henüz hükümetteki bakanların karıştığı yolsuzluklarla ilgili hiçbir adım atılmamışken, Afganistan’a doğru adımlar atmayı hayal etmekten vazgeçin.

Şenol Karakaş

[email protected]


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Biden görüşmesi ve siyasi aymazlık

Bugünlerde dünyanın nabzı NATO Zirvesinin yapıldığı Brüksel’de atıyor. Son birkaç yıldır türbülansta olan NATO’nun gelecek 10 yılı masada. Donald Trump döneminde ciddi güç yitiren NATO’nun işlevi 79 madden oluşan sonuç bildirisiyle yeniden tanımlandı.

NATO Zirvesini Türkiye için ayrıca daha bir önemli kılan, ABD seçimleri sonrasında uzun süredir beklenen Başkan Joe Biden’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bu zirve sırasında görüşmesi oldu.

Erdoğan’ın, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron,   İngiltere Başbakanı Boris Johnson,  Almanya başbakanı Angela Merkel,  Hollanda Başbakanı Mark Rutte ve Yunanistan Başbakanı Kiriyakos Miçotakis ile de ikili görüşme dış politikadaki sıkışmışlığı rahatlatma çabası hafife alınamaz.

Anlaşılan başkan Donald Trump ile kan uyuşmasının getirdiği avantajla rahat sürdürülen ilişkilerin, yeni başkan döneminde aynı rahatlığa sahip olmayacağı çok açık. Dış politika sorunlarıyla ciddi başı ağrıyan ve sıkışan Türkiye’nin makas değişikliği göze çarpıyor.

Zirve öncesi yetkililer; iki liderin görüşmesinde Türkiye, ABD ilişkilerini ilgilendiren tüm konuların ele alınacağını açıkladılar. Bunları; Afganistan, Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve S- 400 konu başlıkları ve bölgesel gelişmeler hatta 24 Nisan Ermeni soykırımı  olarak kamuoyuna yansıtılmıştı.

Toplam 48 dakika süren bir görüşmeden bütün bu başlıklarda ele alınmasının ve sonuçlandırılmasının imkansızlığı ortadaydı.  Cumhurbaşkanı çevresinin yaratılmak istediği beklentiye uygun bir sonuç çıkmadığı toplantı sonrası iki liderin açıklamasından çok net anlaşılıyor. Bunun değerlendirmesini sonraya bırakalım. Zaten  NATO toplantısının ve ikili görüşmelerin sonuçlarının bütün boyutlarıyla ve yönleriyle açığa çıkmasının zamana ihtiyacı var. Şimdilik top taca atıldı.

Bu yazıda  NATO Zirvesi öncesinde Ankara’nın Trumpcılıktan”, “Bidenciliğe”  geçişte masaya sürdüğü Afganistan’a asker gönderme önerisi üzerinden durmak istiyorum. Bu  Türkiye’nin içine yuvarlandığı çukurun çok açık ve somut göstergesi.

Afganistan’a daha fazla asker

Türkiye dış politikada abandone olmuş bir durumda. Bidenciliğe adapte olma öncesinde, Mavi Vatan,  Doğu Akdeniz ve S-400 konularında başarısızlığı açığa çıktı. Muhalefetin politikalarının ise ne olduğu bilinmiyor, alternatif politikaları olduğu da çok meçhul. İktidar, NATO’ya Afganistan’a asker gönderme önerisi yapıyor. Irak Kürt Bölgesel Yönetimine bağlı yerlerde bir dizi egemenlik ihlaline yol açan yeni siyasi ve askeri operasyonlar yapıyor. Muhalefet, bütün bunlara ilişkin sıradan bir itiraz cümlesi dahi kurmuş değil.

Ankara savaş ve çatışma bataklığında yüzmekte sınır tanımıyor. Askeri gücünü pazarlıyor. Bunu siyaset sanıyor. Ülkedeki muhalefet ise bu konuları duymazlıktan geliyor. Bunun nedeni ne olabilir? Milli politika aldatmacası bu olsa gerek. Üstelik Taliban’ın, Türkiye’nin bu konudaki önerilerini reddettiği, yani çatışma ve ölüm olasılığının arttığı koşullarda.

ABD Başkanı Joe Biden, Afganistan’dan askeri güçlerin çekilmesi işleminin 11 Eylül saldırısının yıldönümünde tamamlanacağını duyurdu, sonrasında Türkiye taşeronluğa aday oldu.

Türkiye halihazırda Afganistan’da 500 askerle yer alıyor. ABD askerlerinin çekilmesi sonrasında, Türkiye askerleri kalırsa, asker sayısının çoğaltılacağı görünüyor. Bunun için savunma Bakanı Hulusi Akar “şartları olduklarını” açıkladı. Bunları “siyasi, mali ve lojistik destek” biçiminde sıraladı. Pentagon Sözcüsü John Kirby “havaalanındaki güvenliğin, uluslararası diplomatik varlığın sürdürülebilmesi için önemli olduğunu” açıkladı.

Bugünkü Afganistan, Amerika’nın eseri. 11 Eylül saldırısının yaşattığı şokla, Türkiye’nin de dâhil olduğu uluslararası koalisyonu arkasına alarak bu ülkeyi işgal eden ABD, şimdi çekiliyor. Tabii devirdiği Taliban’a iktidar yolunu açacak bir anlaşmayla.


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Hükümet zamanında yeterli aşı temin etmemesinin hesabını vermeli

Aşı temini arttıkça, aşılama hızı artıyor, ölüm sayıları azalıyor. Fakat ölen binlerce insanın sorumlusu, yeterli aşıyı zamanında temin edemeyen hükümettir, hükümet bunun hesabını vermelidir.

Aşı temin arttıkça aşıma hızlanıyor, ölüm sayıları düşüyor

Yapılan açıklamalara göre Biontech firmasından gelen aşılar sayesinde aşılama hızı arttı, daha önce günde 100 bine kadar düşmüş olan aşılama sayısı, son 3 günde ortalama 500 bine yükseldi. İki dozu da olan kişi sayısı 14 milyon, tek dozu alan kişi sayısı 7 milyon oldu. Resmi açıklamalara göre hastalığa yakalanan ve sağlığına kavuşan 5 milyon kişi de bu sayılara eklendiğinde, 26 milyon kişi bağışıklık konusunda önemli bir avantaja sahip. 

Bazı ülkelerde 18 yaş altı için de aşılama çalışmaları başladı. Türkiye’de de Ekim ayından itibaren 18 yaş altı için aşılama başlayabilir. Tabi bu aşıların muhtemelen 1 yıllık koruyuculuğu var, o durumda 2022 Ocak ayından itibaren herkesin tekrar aşılanmaya başlaması gerekiyor. Bu süreç, salgının kaynağı bütün dünyada ortadan kaldırılıncaya kadar devam edecek gibi görünüyor.

Aşılama sayıları arttıkça salgının etkisi de zayıflamaya başladı. Gerçek sayılar, resmi açıklamaların çok daha üstünde olmasına rağmen, vaka ve ölüm sayılarında belirgin bir düşüş yaşandığı ortada.

Son üç ayda, aşılama yapılamadığı için ölen insanların hesabını kim verecek

Hükümet, en baştan beri Çinli Sinovac firmasından aşı temini konusunda bir ısrar içerisine girdi. Bu ısrarın sebebi ortadaydı, aşılar yandaş bir firma aracılığı ile getiriliyordu. Muhtemelen daha az komisyon alabilecekleri mesela Biontech firmasından aşı temini konusuna soğuk baktılar. Hatta Biontech aşılarının güvenli olmadığını bizzat Sağlık Bakanı açıkladı.  

Bir yandan da yerli aşı konusunda müjdeler verdiler, 2021 Nisan ayında yerli aşının hazır olacağını ilan ettiler. Bu müjdeleri de boş çıktı.

2020 Aralık ayında Sinovac’tan geleceğini müjdeledikleri aşı 2021 Ocak ayında gelebildi, aşılama yaygın olarak Şubatta başladı, Martta bitti. Çünkü gelen 25 milyon doz aşı 2 ayda tükendi. Sinovac firması Şubat ayında göndereceğine söz verdiği 50 milyon doz aşıyı göndermedi. Türkiye geçen yıl Kasım ayında, Sinovac’tan 100 milyon doz almak üzere Çin ile bir anlaşma imzalamıştı. Aşılar, Çin’in, Ankara’ya, iadesini istediği Uygurlar’la ilgili olarak baskı yapma çabasının bir parçası haline geldi. Yani Çin elindeki aşı imkânını siyasi baskı aracı olarak kullanmaktan çekinmedi.

Hükümet Biontech aşısını çok daha önceden temin edebileceği halde bunu yapmadı, Sinovac’ı tercih etti. Sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Yapılacak yaygın aşılama ile Mart, Nisan, Mayıs aylarında günlük ölüm sayıları 50 seviyesine düşebilecekken, yeterli aşı temin edilememesi sonucu her gün ortalama 300 insan öldü, toplamda 25 bin kişi hükümetin hatalı tercihi nedeniyle öldü. 2,5 milyon kişi hastalığa yakalandı, vücutlarında belki de kalıcı hasarlar oluştu.

Bu facia, örneğin yaşadığımız 1999 İzmit depreminden daha büyük bir insani ve ekonomik kayba neden oldu. Binlerce insan öldü, milyonlarca insan hastalığa yakalandı, insanlar daha fazla aç kaldı, yoksulluk daha fazla arttı. Hükümetin Çin’den aşı temininde ısrarı, ama bunu da becerememesi en az 25 bin kişinin fazladan ölmesine yol açtı. Hükümet bunun hesabını vermelidir.

Aşı karşıtlığına hayır! İşçiler aşı olmalıdır

Bu arada bir kısım aşı karşıtlarının etkisi ile aşı olmayan insanlar da söz konusu. Aşıları özel şirketlerin ürettiği, kâr etmeyi hedefledikleri doğru olmakla birlikte; aşıların sağlıklı olup olmadığı, yan etkilerinin neler olduğu bağımsız bilimsel kuruluşlar tarafından takip ediliyor, bu konuda toplum sürekli bilgilendiriliyor. O nedenle bütün işçilerin, emekçilerin, yoksulların aşı olması gerekir. İnsanların sağlığına kavuşması ve haklarını araması için eylemler ve etkinlikler düzenleyebilmesi açısından bu çok önemli. Bütün emekçiler, işçiler aşı olmalıdır.

Faruk Sevim

[email protected]


Roni Margulies Tüm Yazıları

Devlet mi Mafya mı

Hamit Bozarslan ile bir söyleşi yayınlandı Gazete Duvar’da geçen hafta. Söyleşinin her satırı ilginç ve düşündürücü. Bozarslan, “Sedat Peker’in bu büyük tablo içinde sadece bir kenar notu olduğunu unutmayalım. Çok önemli ama sadece bir kenar notu” diyor; Peker ile Kolombiyalı narkotik karteli lideri Pablo Escobar arasında paralellikler buluyor (“Escobar hem bir isyancı, hem bir lider, hem bir feylezof iddiası taşıyordu ki, Peker’de de tüm bu iddiaları görüyoruz”); Peker’in milyonlar tarafından adeta sempatiyle izlenmesini şöyle izah ediyor: “‘İhanet etmiş babaya’, -ki bu, başkalarını da döven bir baba- eril bir söylemle isyan eden oğulun kahraman olarak görülmesi geleneği Osmanlı’da zaten vardı. Efeler, Çukurova isyancıları, Kozanoğulları gibi pek çok örnek sıralayabiliriz. Bunların çok büyük bir kısmı halkla teması olan, halk direnişini temsil eden kişiler değildi. Sultanla, tiranla, diktatörle paktın bozulması nedeniyle, ama halk direnişiyle alakasız biçimde karşı çıkan birine yönelik sempati hem tehlikelidir, hem de bir muhalefetin oluşmadığının, egemen karşısındaki güçsüzlüğün göstergesidir.”

Bunlar ve Bozarslan’ın değindiği bir dizi başka konu, dediğim gibi, ilginç ve düşündürücü. Ama beni en çok devlet hakkında söyledikleri ilgilendirdi.

Söyleşinin en başlarında Bozarslan şöyle diyor. “Türkiye’de en azından legal, rasyonel boyutta bir devlet yok. Hatta bildik anlamda bir rejimden söz etmek zor. Var olan şey daha ziyade bir fesat kumkuması.”

Hemen sonraki soruyu cevaplarken aynı temayı sürdürüyor: “Susurluk döneminde ‘üniformalı çete’ diye bilinen ama aslında 7-8 ayrı çete vardı. Yani tek bir Susurluk çetesi yoktu. Paramilitarizasyonun son derece hızlandırılmış olması ve para-ekonominin gelişmesinden dolayı büyük ihtimalle şu anda da devletin içinde sadece bir-iki değil, çok daha fazla çete yapılanması var. Organik bir şekilde birbirlerine bağlı oldukları halde bir yandan da büyük bir fesat kumkuması olarak birbirlerinin kuyusunu kazan çeteler bunlar.”

Cumhurbaşkanı’nın rahat olup olmadığıyla ilgili bir soruya verdiği cevapta şöyle diyor: “PÖH ve JÖH’lerde Soylu son derece önemli bir aktör ve bu güçler hiyerarşik olarak kendisine bağlı. Diğer yandan işin Suriye’deki bazı cihatçı grupların bağlı olması muhtemel MİT boyutu, SADAT boyutu var. Birbiriyle ayrışan ve birleşen çok boyutlu bir kumkuma var ortada. O yüzden herkes tedirgin.”

Nihayet, “Bugünkü vaziyeti tarihsel bağlama oturttuğumuzda nasıl bir tablo çıkıyor ortaya?” sorusunu cevaplarken Abdülhamit döneminden günümüze kadar gelen bir devamlılık tablosu çiziyor Bozarslan:

“İttihat ve Terakki gün ışığında faaliyet gösteren ama tamamen gizli bir çete, paramiliter bir örgüttü. O devirden 1960 ve 70’lerdeki komando kamplarına ve bugüne kadar çok uzun süreli bir devamlılık var. Bu süreç boyunca devletin legal, rasyonel bir yapı olarak ortaya çıkışı son derece istisnaidir... Abdülhamit’ten beri legal-rasyonel bir devlet olgusu yok. Maddi imkânlar arttıkça, rasyonel devletin oluşma imkânları da azalıyor. Susurluk aynı zamanda buydu. O dönemde Türkiye’deki uyuşturucu ticaretinin cirosu 40 milyar dolardı. Buna bir de savaşın getirdiği güvenlik rantını ekleyince ortaya çok ciddi bir meblağ çıkıyor. Devlet içindeki fragmantasyon, çeteleşme bu pastanın büyümesiyle daha da hızlanıyor ve kanlı bir boyut kazanabiliyor. Son on yıldaki paramiliterleşme de özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra daha da derinleşti ve pasta çok büyüdü. Bu pasta sadece uyuşturucuyla değil ihalelerle, güvenlik rantıyla, Suriye ve Libya savaşlarıyla muazzam bir boyuta vardı. Hem maddi hem de sembolik kaynakların artması, kesifleşmesi, bu kaynaklara talip olan aktörlerin artması anlamına geliyor. Bu aktörler aynı zamanda paramiliter veya para-ekonomik bir yapıya sahip oldukları için devletin rasyonelleştirilmesi neredeyse imkânsız hale geliyor.”

Bozarslan söyleşisiyle aynı gün yine Gazete Duvar’da Ali Duran Topuz’un “Mafya’nın Konuştuğu Gün” başlıklı yazısını okudum. Yine ilginç ve düşündürücü bir yazı.

“Yok,” diyor Topuz yazının ilk cümlesinde “Yok, Sedat Peker’in video ve paylaşımlarını kast etmiyorum başlıkla.” Üç başka kişiyi/konuyu kast ediyor. Birincisi, “Kürtçe eğitim pedagojiye uygun değil” diyen Muharrem İnce; ikincisi, Hasan Saltık’ın cenazesiyle ilgili olarak “Kadın-erkek aynı safta namaz kılmak İslam'ın neresinde?” diye soran gazeteci Taha Hüseyin Karagöz; üçüncüsü, Varlık Vergisi’ni öven Rüşdü Saracoğlu. Topuz’a göre, “Üçü de ‘Hani yaptık ya, yine yaparız’ diyor özetle. O dili [Kürtçe] yok edeceğiz, unutturacağız. O inanışı [Alevilik] yok edeceğiz, unutturacağız. O azınlıkları [gayrımüslimler] yok edeceğiz, unutturacağız.”

Ve şöyle bitiriyor: “Üçü de hukuku çiğniyor. Üçü de göstere göstere yapıyor. Sonra da kalkmış sadece Sedat Peker filan mafyaymış sanmamız isteniyor.” Yani, demiş oluyor Topuz, mafya Sedat Peker’den ibaret değil, her tarafımız mafya. Üstelik, demiş oluyor, Kürt, Alevi ve gayrımüslim sorunlarını mafyatik yöntemlerle çözen devletimizin bizzat kendisi mafya.

Çok boyutlu kumkuma

Bozarslan söyleşisiyle Topuz’un yazısı aynı gün yayınlandı. Bunları arka arkaya okuyan kişi ne düşünecektir? Türkiye’de legal ve rasyonel bir devlet yoktur, hatta “rejim” bile yoktur; devlet sadece halkla ve birbirleriyle savaşan çeşitli haydutlardan/çetelerden/mafya babalarından oluşan çok boyutlu bir kumkumadır, paramiliter aktörlerin illegal alanlardan edilen kârları paylaşma mekanizmasıdır.

Doğrusu, Bozarslan’la Topuz’un dile getirdiği yaklaşıma sempati duymamak zor! Türkiye’nin bir eşkiya sürüsü tarafından yönetildiğini düşünmek çok da zor değil çünkü: Çevremizde olan biten her şey bunu gösteriyor gibi. Bazılarımız bunun 1923’ten beri böyle olduğunu düşünecek, bazılarımızsa AKP hükümetiyle bu hâle geldiğimizi iddia edecektir, ama bu “mafya devlet” görüşü sanırım hiçbir Türk’e çok yabancı veya çok yanlış gelmeyecektir.

Sokaktaki vatandaşın “mafya devlet”, “fesat kumkuması” gibi kavramları makul ve anlaşılır bulması güzel bir şey. Bunların siyasî ajitasyon malzemesi olarak kullanılmasına da hiç itirazım olmaz. Ama bunun ötesinde bu yaklaşım ve kavramların yanlış ve yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Mafya, çete, fesat ve kumkuma kelimelerini bu kadar vurgulamak, kapitalist devletin aslında iyi, düzgün, dürüst, makul ve rasyonel bir şey olduğunu, fakat maalesef Türkiye’de böyle olmadığını ima ediyor. (“İma ediyor” diyorum, çünkü Bozarslan’la Topuz böyle bir şey iddia etmek isterler mi, bilemiyorum.)

Kapitalist devletin iyi, düzgün, dürüst, makul ve rasyonel bir şey olmasını beklemek için teorik bir neden olmadığı gibi, güncel ve somut devletler de böylesi bir beklentinin anlamsızlığını kanıtlıyor.

Devleti toplumun bütününe hizmet sunan bir hayır kurumu olarak düşünmüyorsak (Bozarslan’la Topuz’a böyle düşündüklerini varsayarak hakaret etmek istemem), Lenin’de biraz kaba ama son derece özlü ifadesini bulan Marksist devlet teorisine dayanmamız gerekir.

Engels devletin tarihsel olarak ortaya çıkışını anlatırken, toplumun bütününün gerektiğinde silahlanarak kendini koruduğu klan toplumlarından sınıflı topluma geçilmesiyle devletin gerekli hâle geldiğini anlatır: Sınıflar arasında denge ve barış sağlamak için değil, bir baskı aracı olarak. 

“İkinci ayırt edici özellik, bizzat silahlı bir güç hâlinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşudur. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü sınıflara bölündükten sonra, halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız hâle gelmiştir... Bu kamu gücü her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil, maddî eklentilerinden, klan toplumunun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından da oluşur...”

Ve Engels’in yukarıdaki sözlerini alıntıladıktan sonra Lenin şöyle devam eder:

“Engels, toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan ve devlet denilen bu ‘güç’ kavramını geliştirir. Bu güç aslen neden oluşur? Elleri altında hapishaneler vb. bulunan özel silahlı adam müfrezelerinden.”

İyi kalpli devlet

Devlet, özetle, bir sınıfın çıkarlarını diğer sınıflara dayatmak için kullanılan silahlı bir güçtür; egemen sınıfın egemenliğini dayatmak için kullandığı bir araçtır. Bizzat ortaya çıkışı, toplumun küçük bir kesiminin artık çalışmadan, üretime katkıda bulunmadan, başkalarının ürettiği üründen bir pay alarak yaşamını sürdürebilir hâle geldiği gün gerekli olmuştur. Ve ortaya çıktığı tarihsel ândan itibaren devlet mevcut üretim ilişkilerinin sürmesini sağlamak için şiddet kullanma tekelini elinde tutmaya çalışmış, gerektiğinde gerektiği kadar ve gerekli tüm yöntemlerle şiddet kullanmıştır.

Bunu yaparken devlet bazılarına “fesat kumkuması” ve “mafya devlet” olarak görünür, bazılarına “düzenin, rasyonalitenin ve legalitenin koruyucusu” olarak. Sınıflı toplumda ortaya çıkan sınıfsal bir aracın farklı sınıflar tarafından farklı görülmesi doğaldır.

Uzun lafın kısası, şiddet kullanmayan, mafyalık yapmayan, hep legal ve rasyonel davranan bir devlet beklentisini garip buluyorum. Bir zamanlar “çarpık kapitalizm” diye bir kavram vardı. “Çarpık olmasa iyiydi de, bizdeki çok çarpık, o yüzden kötü” gibi garip bir anlayışı yansıtırdı. “Mafya devlet” kavramı da biraz öyle geliyor bana: “Ah be, şöyle iyi kalpli, efendi bir kapitalist devletimiz olsaydı, ne güzel olurdu!”

Olmuyor arkadaşlar, kapitalist devlet iyi bir şey olamaz, doğası icabı olamaz.

Deviririz, yerine başka bir şey yaratırız. O zaman olur.

Roni Margulies

[email protected]


Atilla Dirim Tüm Yazıları

İklim ve çevre felaketi: Ya kapitalizmi yok edeceğiz ya da yok olacağız

İki gün önce Ankara’da bir saat süreyle yağan yağmur ve dolu, şehrin çeşitli semtlerinde sel baskınlarının yaşanmasına neden oldu. Bu, bir defaya mahsus bir afet değil. Aksine, her yıl tekrarlanan sıradan bir olay. Altyapı yetersizliği ile de açıklanacak bir durum değil; bu, kapitalizmin doğaya açtığı savaşta ele geçirdiği cephelerden biri. Marmara’daki müsilaj felaketinden Borneo’da, Amazonlarda ormanların yok edilerek tarım arazilerinin açılmasına uzanan bu savaş, artık dünyadaki bütün canlılar için bir ölüm kalım mücadelesine dönüşmüş durumda.

İnsanların doğayı tahrip etmeye başlamasının tarihi, sınıflı toplumların ortaya çıkmasına kadar uzanıyor. Avcı-toplayıcıların tarım ve hayvancılık faaliyetlerine başlayarak yerleşik hayata geçmesi, yabancılaştıkları doğayı tahrip etmeye başlamalarının da kapısını açmış. Tarım yapmak için doğal bitki örtüsünün yok edilmesi, “zararlı” oldukları gerekçesiyle yaban hayvanlarının ortadan kaldırılması, “çiftlik” hayvanlarının doğayla uyumsuz bir şekilde belirli alanlarda yoğunlaştırılması, su ve besin kaynaklarının bu “üretime” yönlendirilmesi, felaketin ilk adımları olmuş.

Kapitalizmin ortaya çıkarak gelişmesi, doğanın tükenme noktasına gelmesinin en önemli nedeni. İlk buharlı makinelerden sonra fosil yakıtların kullanılarak üretimin akıl almaz boyutlara ulaşması, beraberinde tüketimin de müthiş bir şekilde artmasını getirmiş durumda. İlk hedefi daha fazla üretmek, daha fazla satmak, pazar payını büyütmek olan şirketler, bunları gerçekleştirmek için 19. yüzyılın başlarından için amansız bir rekabete girdiler. Avrupalı kapitalistler koca koca kıtaları sömürgeleştirdiler, hammadde elde etmek için sonuçlarını bir saniye düşünmeden doğayı çılgınca talan etmeye başladılar. Devasa bölgelerde, örneğin kauçuk ve pamuk gibi “endüstriyel” bitkileri yetiştirmek için, milyonlarca insanı köleleştirdiler, doğal bitki örtüsünü neredeyse geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde değiştirdiler.

Fosil yakıtların ve kimyasal maddelerin üretimde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte, doğanın tahrip edilme süreci katlanarak hızlandı. Üretimi kolaylaştıran ve hızlandıran kimyasal maddeler, herhangi bir arıtma işlemine tabi tutulmadan denizlere, göllere, akarsulara bırakılmaya başlandı. Nükleer enerjinin keşfiyle birlikte, devasa bölgeler radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Milyonlarca insan bu kirlenme sonucu öldü, çocuklar çeşitli anomalilerle dünyaya geldi, sayısız insanın hayatı kalıcı şekilde mahvoldu. 

Kapitalist rekabette bir adım öne geçmek isteyen fabrikalar gece gündüz atmosfere karbon gazları salmaya başladılar. Atmosferde sera etkisi gösteren gazlar yüzünden iklim hızla değişti, mevsimler birbirine girdi, bir yandan buzullar erirken, öte yandan göller kurumaya ve muazzam büyüklükteki alanlar çölleşmeye başladı. Son elli yılda pek çok hayvan türü, iklim değişikliğine bağlı olarak yok oldu.

Türkiye de elbette bu gelişmelerden muaf kalmadı. Kapitalizmin büyümeye başlamasıyla birlikte, çevre felaketleri birbirini izlemeye başladı. Köyden kente göç ve sanayi merkezlerinde yaşanan nüfus yoğunlaşması, fabrikaların doğaya bıraktığı zehirli atıklar, muazzam hava kirliliği, ortaya çıkan konut ihtiyacının giderilmesi için akarsu yataklarının üzerinin örtülmesi ve betonlaşma hayatı tehdit eder noktaya geldi. Ankara’da da, başka pek çok yerde de, rant nedeniyle dere yataklarının üzerinin örtülerek konut ve yol yapılması, bu doğa katliamı zincirinin bir diğer halkası. 

Ankara’da Kavaklıdere, İmrahor Deresi, Cevizlidere, Kirazlıdere, İncesu, Çubuk Çayı, Hatip Çayı, Ankara Çayı ve daha nice akarsu, bugün üzeri örtülmüş ve birer atık su kanalı haline dönüştürülmüş durumda. Bu, 1930’lardan günümüze uzanan ve Marmara Denizi’nin ölü bir deniz halini almasına neden olan bir süreç. Marmara Denizi’ne boşaltılan muazzam miktarlarda atığın kimyasal ve biyolojik olarak arıtılması ise her zaman “geçiştirilen” bir konu oldu. Çünkü maliyeti yüksekti ve belediyeler de, fabrikalar da bu maliyeti karşılamak niyetinde değildi. Sonuç, Marmara’nın bir ölü denize dönüşmesi oldu.

Doğanın tahribatı, “nasıl olsa bize bir şey olmaz canım, eve ekmek götüremeyen insana doğadan bahsetmek gerçekçi değildir” anlayışıyla uzun süre görmezden gelindi. Ancak artık kelimenin tam anlamıyla deniz bitmiş durumda. Bir ölüm kalım mücadelesiyle karşı karşıyayız. Ya durumun bu hale gelmesinin baş sorumlusu kapitalizmi ortadan kaldıracağız, ya da doğayla birlikte biz de yok olacağız. Bu artık ertelenebilir bir mücadele değil.

Neyse ki bu karanlık tabloyu aydınlatan bir ışık var: Başını Greta isimli bir kız çocuğunun çektiği, gençlerden oluşan bir hareket çevre felaketine karşı mücadele etmeye başladı ve dünya çapında yüz milyonlarca insanı harekete geçirdi. Bu gençler, dikkatlerin iklim değişikliği üzerine toplanmasını sağladılar. Bu hareketi büyütmek ve neden olarak kapitalizmi teşhir ederek öfkenin buraya yönelmesini sağlamak bizim elimizde. Bunu yapabiliriz ve farklı bir dünya kurabiliriz. Çünkü biz milyarlarız ve doğayı yok edenler sadece bir avuç.


Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

İstanbul’daki Suriyeli sığınmacılara yönelik algı ve tutumlar

Suriye iç savaşı 10.yılını geride bıraktı. Aslında bu savaşa, bir iç savaş olmaktan öte vekâlet savaşı demek daha doğru bir tanımlama.  Yıkılan, yakılan, tahrip edilen, yağmalanan, yok edilen Suriye. Yerinden yurdundan edilen Suriyeliler, ama öldürülenler ve öldürenler sadece Suriyeliler değil. Bölge ülkelerinin tamamında öldürülenler ve öldürenler var. Öldürtenleri, savaştıranları; Ortadoğu’da farklı plan ve hedefi olan emperyalistler ve bölgedeki işbirlikçileri olarak tanımlamak yanlış olmaz.

Suriye savaşından ağır ve çok yönlü etkilenen ülkelerin başında hiç kuşkusuz Türkiye geliyor. Bugünkü güvenlikçi, militarist ve Türkiye’yi yalnızlaştıran dış politikaların uygulamaya konulması, Suriye savaşıyla başladı. AB ile müzakere sürecinde başlatılan ve gerçekleştirilen çeşitli alanlardaki yasal reformlar bıçak gibi kesildi. Eski güvenlikçi politikalara ve düzenlemelere radikal geri dönüşte Suriye’deki gelişmelerin önemli bir etkisinin olduğu, tartışmaya gerek olmayan bir gerçek.

İktidarın birçok alandaki politikalarının bahanesi, gerekçesi; “devletin bekası” ve Suriyeli sığınmacıların sorunları oldu. İktidarın, ülke kamuoyunu ve muhalefeti bu iki başlık etrafında dizayn etmeyi başardığını söylemek yanlış olmayacaktır. Suriyeli mülteciler ve Kürt sorunu bağlamında beka / güvenlik sorunu; özellikle son beş yıldır dış politikanın en önemli enstrümanı olarak kullanıldı.

Bugün beka soru, Türkiye’nin eskiden olduğu gibi ağırlıklı aktüel gündemi olmaktan düşmüş gibi görünüyor. Toplumda, Suriye kaynaklı bir tehdidin en azından şimdilik bertaraf edildiği, güvenlik politikalarında başarı elde edildiği algısı yaratıldı. Bunun ne kadar süreceği ayrı bir konu.

Suriyeli sığınmacılar sorunu, Türkiye’yi “siyasal olarak çürüten”, toplumsal olarak tökezleten bir sorun olmaya devam ediyor. Konuya ilişkin bir çalışmanın sonuçları; Türkiye Sosyal Ekonomik ve Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES) tarafından, Heinrich Böll Stıftung Türkiye Derneği Türkiye temsilciliği  işbirliğiyle, “İstanbul’daki Suriyeli Sığınmacılara Yönelik Algı ve Tutumlar: Partizanlık, Yabancı Karşıtlığı, Tehdit Algıları ve Sosyal Temas Araştırması” başlığı ile hafta sonu çevrimiçi bir toplantıda açıklandı. Çalışmayı Dr. Burcu Mutlu, Dr. Osman Savaşkan ve Kerem Morgül yürütmüş.

Suriye savaşının 10. yılı vesilesiyle yapılan kapsamlı araştırmada, İstanbul’da yaşayan Suriyelilere odaklanılmış. Araştırmanın yalnız İstanbul’da yapılmasının esas nedeni, iki yıldır süren coronavirüs saldırısı. Uluslararası Göç Örgütü verilerine göre; Türkiye’deki 3 milyon 600 bin Suriyeli sığınmacının 1 milyondan fazlası hala İstanbul’da yaşamaya, İstanbul’da tutunmaya çalışıyor. Bu da soruna dair doğru ve isabetli sonuçlara ulaşmayı sağlayacak, yeterli veri edilecek nitelikte ve genişlikte bir alan sağlıyor.

TÜSES Genel Başkanı Celal Korkut Yıldırım’ın çevrimiçi toplantının açılış konuşmasında vurguladığı gibi, İstanbul’un ”yüzyıllardan beri farklı din, dil ve ırklara açtığı kapısıyla “Dünya Şehri”, “Kültürler Başkenti” olması, bu tercih için yeterli sayılabilecek bir gerekçe.

TÜSES’in araştırması

İstanbul’un 34 ilçesinin 111 mahallesinde; 16 odak grup görüşmesi ve 32 kişiyle derinlemesine mülakatın yanı sıra, İstanbul’da yaşayan 18 yaş ve üzerinde 2 bin 284 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyla anket çalışması yapılmış.

Araştırmanın sonuçları, bilinen bir gerçeği bir kez daha hatırlattı. Türkiye siyasetinin, evrensel değerlerle çatışan, çelişen siyasal çarpıklıkları ve çıkmaz sokakları olan milliyetçilik ve ayrımcılık gibi konuları; Türkiye’nin geleceğine ilişkin risklerin kuvvetli ipuçlarını sunmaktadır. Her konuda kutuplaşmış olan Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu, Suriyeli sığınmacı karşıtlığı konusunda birleşmektedir. İstanbullular Suriyelileri hem maddi hem de manevi açıdan tehdit olarak algılamaktadırlar, hatta bunun çok ötesine geçen olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Araştırma verilerinde Suriyeli sığınmacılara cinsel obje olarak yaklaşma oranlarının yüksekliği, bunlardan en tipik olanı olsa gerek.


Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Kreş hakkı ve cinsiyetçilik

Kadınlar pandemi döneminde her alanda olduğu gibi iş hayatında da pek çok sorunla karşı karşıya kaldılar. Ekonomik olarak ilk gözden çıkarılan grup olmanın yanı sıra kayıt dışı ve düşük ücretlerle çalıştırılmaya devam ediyorlar. Salgınla önemi daha net anlaşılan ve bir an önce çözülmesi gereken kreş sorunun tüm sorumluluğu kadınların üzerine bırakılmış durumda. 

Salgın sürecinde okulların kapatılmasıyla ve çocukların evde daha fazla vakit geçirmesiyle beraber çocukların bakımıyla sürekli ilgilenecek bir kişinin bulunması ihtiyaç haline geldi. Bu bakımın tüm sorumluluğu kadına yüklenirken kadınlara hiçbir destek veya kolaylık sağlanmıyor. Kadınların ekonomik yaşama katılmasında ev işleri ve bakım yükümlülüğü büyük bir engel değilmiş gibi var olan çoğu devlet ve işyeri kreşleri özelleştirildi.  Özel kreşlere verecek parası olmayan milyonlarca kadın aile içerisindeki tüm işlere bakmak zorunda kaldılar.

Bir yandan ‘en az üç çocuk, beş çocuk’ denirken, diğer yandan kamu kreşlerinin tek tek kapatılıyor olması, iş hayatındaki kadınlara hiçbir destek sağlanmıyor oluşu kadınların ya işi bırakmak zorunda kalmasına ya da iş hayatına hiç girememesine neden oluyor. Aslında iş yerlerinin kreş açma gibi bir yükümlülükleri var. İşverenin, çalışanların 0-6 yaşındaki çocuklarına bakımının sağlanması ve emzirilmeleri için, çalışma yerlerinde veya ayrı bir mekânda kreş açması zorunlu. Ayrıca kreş, iş yerine 250 metreden daha uzaksa işveren taşıt sağlamakla da yükümlü. İşveren bu yükümlülüğünü yerine getirmek için kreş açabileceği gibi mevcut kreşlerden de hizmet satın alabilir. Ancak bu durum, 150’den çok kadın çalışanın olduğu iş yerleri için geçerli. Özellikle kadın çalışanların sayısına vurgu yapılması ve böyle bir şartın konulması çocuk bakımında tüm sorumluluğu kadına yükleyen toplumsal cinsiyet rollerinin kabulüne uygun bir biçimde hazırlanmış durumda. Ayrıca Türkiye’de 150’den fazla kadın çalışanın olduğu iş yeri sayısı oldukça düşük. Dolayısıyla çok az iş yerine böyle bir sorumluluk yükleniyor.  Kreş açma yükümlülüğünü yerine getirmeyen iş yerlerinde ise buna dair cüzi miktarda idari para cezası dışında bir yaptırım da söz konusu değil. Hal böyleyken işveren bir kreş açıp, kreş içerisindeki öğretmenlere ek ödeme yapmak yerine cezayı ödeyip işin içinden çıkmayı çok daha kolay buluyor. Böyle bir durum karşısında kadınların, kreş talebi yerine getirilmediği için iş akdini feshetme hakkı var ve işçi bu nedenle kıdem tazminatını ve diğer haklarını alarak işten ayrılabilir ancak bu durum kadınları iş hayatından koparıp eve hapsetmek dışında bir işe yaramıyor. 

150’den az kadın çalışanın olduğu iş yerlerinde ise böyle bir yasal zorunluluk olmadığı için kadınlar çocuklarını sürekli özelleştirilen kreşlere göndermek zorunda kalıyor. Ancak özel kreşlerin pahalılığı, yeterli niteliklere sahip olmaması, ihtiyaçları karşılamaması gibi sebepler ya kadının iş hayatına son vermesine neden oluyor ya da bu ihtiyaç, ailedeki diğer kadınlar tarafından ücretsiz bir biçimde karşılanıyor. 

Biz kadınlar, kreş açma koşulunu kadın çalışan sayısına bağlayan, çocuk bakımını yalnızca kadınların sorumluluğu olarak gören aynı zamanda kadınların aile içi emeğini görmeyen ve değersizleştiren, kadını ev içi hayata mahkûm eden cinsiyetçi yaklaşımın her daim karşısındayız. Taleplerimiz çok açık ve net. Devletin, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlaması gereken temel alanlardan biri olan iş gücüne katılım ve aile içi rollerin-sorumlulukların dağılımı noktasında gerekli politikaları oluşturması, bütçe ayırması, kadınları çalışma hayatında desteklemesi; çocuk bakımının, ev işlerinin kamusal alana taşınması ve ortaklaştırması öncelikli görevlerinden biridir. Yine bu bağlamda bütün çocuklar için parasız, nitelikli kreşler açılması bunun bizzat devlet eliyle gerçekleştirilmesi gerekir. 

Zilan Akbulut


Şenol Karakaş Tüm Yazıları

Temiz toplum, temiz siyaset, temiz bir miting!

Peker videolarının izlenme sayısı 85 milyonu geçmiş. Son video iktidar açısından tehlikeli sularda seyahatin başladığının işareti. Ben sabah erken kalkıp videoyu izlediğimde benden önce 216 bin kişinin izlediğini görüp hayrete düştüm. 216 bin kişi ABD ve Türkiye tarafından aranan bir suçlunun İçişleri Bakanlığı'na çağrılıp hakkında tahkikat başladığının ve “çaktırmadan” yurtdışına çıkması gerektiğinin söylendiğini öğrendi.

Milyonlar Youtube’da

İlerleyen saatlerde videoyu izleyen sayısı yarım milyona yaklaştı. Bu yarım milyon insan, Ziraat Bankası’nın Demirören grubuna Doğan Medya’yı satın alması için verdiği 750 Milyon dolarlık krediyi ödemediğini öğrendi.

Bu yarım milyon insan, bilgileri, dedikoduları eşiyle dostuyla Pazar kahvaltısından sonra çeşitli sosyal medya hesapları ve grup yazışmalarıyla paylaşarak AKP’nin seçim kampanyasında vatandaşlara ücretsiz dağıttığı kahvelerin Peker’in sahibi olduğu fabrikadan parası verilmeden alındığını konuştu.

Twitter’da en çok izlenen haber oldu. (Bu arada Peker acaba nasıl kahve şirketi sahibi oldu? Bazı internet sitelerine göre, bu soruya verilecek ilk yanıt, Peker’in AKP seçim stantlarında dağıtılan kahveleri üreten fabrikasının arkasında bir marka hırsızlığının yattığı gerçeği var)

Milyonlarca insan Peker’in böbürlenerek “ben hiçbir milletvekiline on bin dolar vermedim” dediğine tanıklık etti. Ama daha fazla verdiğini söyledi, kızdığı mesele, kendisine on bin dolar gibi küçük bir meblağlın yakıştırılmasıydı.

Bir pazar sabahı milyonlarcamız devlet tarafından aranan bir suçlunun otelinde pahalı özel cipleriyle dolaşan bazı hakimlerin, gazetecilerin “bedava tatil” yaptığını öğrendik. Adı geçen otelde daha ‘kimler kimler’in kaldığı ve bir gazetecinin otel faturasının 106 bin TL olduğunu duyduk. 

Bu açıklamalar o kadar sert ki sahiden de her bir videonun içinden bir Susurluk kazası sonrası ortalığa saçılan çürüme kanıtı kadar kanıt boca ediliyor üzerimize.

Ya Peker!

İlk dikkat çeken, sıradan bir “iş insanı” olmayan Peker’in tonla para dağıttığı. Öyle bir rejim ki karşımızdaki bir suç örgütü reisi milletvekillerinden gazetecilere kadar geniş bir ağa binlerce dolar akıtabiliyor ve kızdığı tek nokta, verdiği paraların küçük gösterilmesi. Asgari ücretin 2825 TL, yani 325.5 dolar olduğunu düşünüp, buna çalışan nüfusun yüzde 50’sinin asgari ücret aldığını eklersek, araba bagajlarına bir seferde atılan 300 bin dolarların ne kadar büyük miktarda paralar olduğu anlaşılır.

Peker’in bir fabrikada yevmiye karşılığı çalışmadığını bildiğimize göre bu kadar parayı nasıl kazandı ve siyasal iktidarın bu zenginleşmede rolü ne oldu?

Peker’den neredeyse hoşlanmaya başlayan insanların, özellikle muhalefet kanadında yer alanların, burada bir saniye düşünüp durması gerekir. Bu, Peker’in anlattıklarını önemsiz kılmak için vurgulamaya çalıştığım bir nokta değil, anlatmadıklarını ya da anlatırken gizlediklerini düşünmek açısından gerekli. Peker gibi birisinin mevcut siyasal çürüme hakkında açıklamalarda bulunması elbette çok önemli, “içeriden bir ses” o ve şu anda içeride olanları allak bullak ettiğini öngörebiliriz. Ama unutmamak gerekir ki asıl derdi hala “içerde” olmak olan birisi. O yüzden her ifşası mesajlarla dolu ve zaman zaman bazı konuları örtmeye, çarpıtmaya başladığını da görmek lazım. 

Üstelik, laf aralarında gündeme getirdiği Kürt sorununda çözüm süreci meselesine bakışı da sürece baştan sona düşmanlıkla dolu olduğunu ve iktidar ittifakının en milliyetçi unsurlarına çözüm sürecini bitiren iklimin başrol oyuncularından birisi olmakla caka sattığını da görebiliriz. 

İktidarın çaresiz sessizliği

Dikkat çeken ikinci nokta ise her bir ifşa bir Susurluk kazası gibi devlet-mafya-siyaset ilişkileri konusunda tonlarca bilgiyi ortaya saçarken, iktidarın, sanki bu olaylar başka bir ülkede, bir komşu ülkede yaşanıyormuş gibi yapma beceresi. Derin bir sessizlik var devletin zirvelerinde. Sessizlik ya da adı geçen, Peker tarafından “yıpratılan” iktidar unsurlarının zorunlu bir şekilde sahiplenilmesi ve yeniden sessizliğe bürünülmesi, HDP’nin ifşalarla ilgili soruşturma önerisinin görmezden gelinmesi, hiçbir devlet kurumunun, müfettişliklerin, yargı alanında yetkili savcıların, mahkemelerin harekete geçmemesi, iktidarın 9 şiddetindeki bir depremden hareketsiz kalırsa kurtulacağını düşündüğünü gösteriyor. Oysa bina öyle bir sallanıyor ki siz “şahsi” hareket etmeseniz de binayla beraber hareket halindesiniz. Fakat ilginç olan şu, depremde panikle onuncu kattan aşağı da atlamıyor iktidar, hareket de etmiyor. Açık ki depremin bir süre sonra sona ereceğini düşünüyorlar. Burada da iki etken var: Birisi, Peker’in ifşa ederken bir sınırı geçmemeye özen göstermesi. Bu, depremin yıkıcı evreye gelmeden biteceği inancını gösteriyor. Diğer ve asli etken ise iktidarın kımıldayacak halinin olmaması. Paralize olmuş olması. Atacağı her bir adımın öngörülemez siyasal sonuçlar yaratacağının farkında olması. Herkesin herkes hakkında kayıtlarının olduğu ve eşi benzeri az görülür bir çürüme ortamında kimse kimseyi görevden alamaz. 

Çürümenin boyutlarını gösteren bir gelişme, eğer doğruysa, bir AKP milletvekilinin Peker’i arayıp, ABD ajanlığıyla suçlanmak istemiyorsa Erdoğan’la ilgili videoyu çekmesini ertelemesini istemiş olması. Doğrudan bakanlık, hatta iktidarın tam merkezi tarafından suçlanan ve avukatlarına pasaport yasağı konulan birisi bir milletvekili tarafından aranıyor, video çekme ricasında bulunuluyor.

Bunlar, normal olarak görülüyor.

O vekil, ben böyle bir şey yapmadım demiyor.

Kaydedeni kaydedenin kaydedildiği bir kayıt ortamı

AKP’liler ve adı geçen vekiller 'biz böyle kahve ya da paralar almadık' diyemiyorlar. Belli ki herkes sadece kayıt yapmamış, karşısındakinin kendisini kayıt altına aldığını da biliyor. Son dönemin popüler gramer zorlamasıyla ifade edersek, onları kayıt altına aldık-onlar da bizi kayıt altına aldılar-onlar bizim onları kayıt altına aldığımızı biliyorlar-biz onların bizi kayıt altına aldığını biliyoruz-onlar bizim onların bizi kayıt altına aldığımızı bildiğimizi biliyorlar… bu ilişki şeklinin bir yerden çatlaması kaçınılmaz. Hem videolarındaki ton değişikliğiyle zaman zaman açıktan pazarlık yaptığı düşüncesini uyandıran Peker, hem Peker’in adını verdiği çek-senetten uyuşturucu dünyasına kadar her yeri kaplayan mafya elemanları, hem en başta Mumcu ve Adalı cinayetleriyle başlarını yakacakmış gibi yaptığı Ağar ve Eken gibiler hem de iktidar blokunun çeşitli mevki ya da mevzilerine tutunmuş olanlar şunu bilmeli ki tencere basınçtan patlamak üzere ve şimdi üzerimize boca edilenler basıncı daha da artırıyor. Hiçbir tencere bu kadar basıncı kaldıramaz. Artık süt döküldü ve dökülen süt şişeye geri doldurulamaz. 

Metropoll Araştırma şirketinin son anketi mafyaya dair bir kamuoyu yoklaması gibi. Mafyatik grupları ele alan anket sorularında seçmenin yüzde 57'si Türkiye'de mafyatik kişiler, gruplar ve olayların sayısının son yıllarda arttığını düşünüyor. AKP seçmeninin yüzde 45’e yakını “mafya örgütlerinin birileri tarafından korunduğunu” düşünüyor.

O yüzden sorun, devlet-mafya-siyaset ilişkilerindeki çürümenin gizlenip gizlenemeyeceği meselesinde değil. Metrobüs o durağı çoktan kaçırdı. Sorun, iktidarın hamlelerinin neler olacağı ve işçi sınıfı ve eşitlik, özgürlük, adalet ve temiz toplum isteyenlerin neler yapacağında. 

Hükümetin sessizliğinde şöyle bir yan var: Kurulan rejimin mimarisi, hesap verilebilirlik mekanizmasını dağıtmış vaziyette. Bu toplumda, hesap sadece yukarıdan aşağıya sorulabilir duruma getirildi. Cumhurbaşkanı ve kendi statükolarının aşağısında gördükleri karşısında kendilerini cumhurbaşkanlığı yetkileriyle donatılmış hissedenler hesap sorabiliyorlar sadece. Bu sadece hesap sorma sürecinde değil istifa sürecinde de işleyen bir kurumsal yapı. Öyle, canınızın çektiği gibi istifa edemiyorsunuz, istifanızın en son affınızı istediğinizi kamuoyuna açıklayarak cumhurbaşkanlığı tarafından onaylanması gerekiyor. 

Gözümüzün önünde işleyen, bir yerlere çökenlerin çöktüğü yerlere yeniden çöken mafya işlerinin hem geleneksel bir yanı var, isimlerden de belli bu ama hem de orijinal bir yanı var. Daha önce döneme özgü yanını şöyle anlatmaya çalışmıştım:

Bu memlekette bir bakan istifa etti ama basın, bu bakanın istifa edip etmediğini tam bir gün boyunca, Cumhurbaşkanlığı merkezi açıklama yapana kadar haber yapamadı. Bu, bürokrasinin her kademesinde benzer bir kilitlenmeyi yaratıyor. Anlık kararlar genel stratejinin yerine, bir partinin seçim propagandasının ihtiyaçları devletin genel işleyişinin yerine geçirilebiliyor. Bu sonuncusunun en iyi örneği, adı geçen 128 milyar dolar tartışmasıdır. Seçim sürecinde iktidarın dolar kurunu baskılamak için piyasaya Merkez Bankası’nın dolarlarını sattığı artık gizlenemez bir gerçeklik.

İşte bu alan, bürokrasideki bu paralize olma durumu iki tür yasadışılığın “olağan rüşvet mekanizmalarından” bağımsız olarak devreye girmesine neden oluyor. 

Birisi, liderliğe yakın olduğu iddiasıyla, hatta bilgisi dahilinde olduğu iddiasıyla bürokratik kademelerde iş yaptırılıyor. Diğeri ise bütün bu işleyiş, bağımsız bir denetim yapısını ortadan kaldırdığı ve siyasetin odağındaki bir ya da birkaç figür karar verene kadar cezalandırmanın dışında kaldığı için mahalle çapında minik mafyatik yapılardan, daha genişine, eski dönemlerin mafya örgütlenmelerine kadar yapılanmalar sahada cirit atmaya başlıyor.   

Fakat bu kilitlenmenin yanı sıra bu koşulların iktidar açısından rahatlatıcı bir yanı var. Korku iklimi hüküm sürdüğü, iktidarın yasama-yargı-yürütme üzerindeki ağır denetiminde gedik açılmadığı sürece, sessizlik sürdürülebilir bir tercih olarak görülüyor. Kim, rejimin siyasal onay kadroları “tamam” demediği sürece kimin hakkında tahkikat yapabilir ki?

Fokurdama

Yine de bu rahatlığın, toplumun derinlerde olan bitenden habersiz olmakla alakalı olduğu da bir o kadar açık. Bu toplum asit gibi fokurduyor. Sorun, muhalefet denilen öğede. Bir yandan Marmara Denizi bu iktidar döneminde ölüyor, dalga geçer gibi çevrecinin şahı olduklarını söylüyorlar hâlâ insanların gözünün içine baka baka. Mecliste deniz salyası için muhalefetin verdiği önergeye karşı konuşan AKP milletvekili, “Ben şu aşamada önergenin yerinde olmadığını düşünüyorum” dedi. Bu kadar. Bu, tıpkı İkizdere’de bir ekolojik felaket anlamına gelen madencilik işlerine, seneye en sert eleştiriyi AKP’lilerin yapması ama İkizdere için direnen yöre halkına uygulanan polis şiddetinin de sorumlusunun AKP olması gibi.

Bu yüzden bu toplum fokurduyor. Bir yandan doğa öldürülüyor. Bir yandan bu katliama direnenlere şiddet uygulanıyor, öte yandan çevre katliamına direnenler neredeyse çevre katliamının sorumlusu gibi gösteriliyor. Bu iktidar, dalga geçmeyi bir politika yapma tarzı haline getirdikçe, öfke daha sert fokurduyor. Bu fokurdama, insanların intihar etmekten başka bir çarenin akıllara gelmesine neden olacak. Bütün bu mafya işleri, işte buna neden oluyor.

Burada muhalefet ya sosyal medya muhalefetçiliği yapıyor ya da yine sosyal medya muhalefetçiliği anlamına gelen, kişisel hareketler inşa ediyorlar. Bir de mecliste ana muhalefet var ki onlar “biz hiçbir şey yapmasak da bu iktidar kendi kendine gidecek” diyen, her gelişmeyi 2023 seçimlerine erteleyen, seçimleri çantada keklik gören bir muhalefet.

Bize, bu anlayışların dışında, başka bir yol lazım. Bize, milyonların hareketi lazım. Herkes, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri dönemini hatırlatıyor. Gerçekten de düzenleyiciler, yaklaşık 21 milyon kişinin o etkinliklere katıldığını söylemişlerdi. Bugün, özgürlük alanları üzerindeki ağır baskı ve medyadaki çürük tekelleşme böyle bir hareketi inşa etmeye izin vermiyor belki. Üstelik, o eylemlerin bir aşamasında cuntacılar devreye girmiş ve hareketi kontrgerillaya karşı mücadele ekseninden laikliğe karşı mücadele eksenine kaydırmışlardı. 28 Şubat darbesi tüm o çalkantılı dönemin bir ürünüydü.

Bugünler o günlerden farklı elbette. Ama bu farkın en önemli yanını, çürümekte olan bir mecburlar iktidar ittifakına karşı, bu koalisyonun uygulamalarına, tüm kriz alanlarını, pandemiden ekonomiye (şimdi 128 milyar nerede sorusunun yanına 750 milyon dolar nerede sorusu eklendi), çevreden, ölmekte olan denizlerde kadın haklarının budanmasına kadar, aşırı yoksullaşma ve yanı sıra ilerleyen aşırı zamlara kadar her alanda yönetme becerisini gösterememelerinden kaynaklanan öfke birikimi eşlik ediyor.

Tam bu sırada bir mafya elemanının çıkıp rüyalarımızda görebileceğimiz paralardan bahsedip, çeşitli siyasileri derin ilişkilerini açığa sermesi, bu adamların hedeflediklerinden çok daha farklı bir toplumsal gelişmenin taşlarını döşüyor.

Bir tripod değil birkaç milyon insan

Bu yüzden bize gereken, gelişmelere işçi sınıfının dahil edilmesidir. Tek tek kahramanların sosyal medyada ne kadar beğenileceği değil mesele, mesele emek örgütlerini harekete geçmeye ikna edecek koalisyonları kurmak. Birleşik bir kitle mücadelesi için zemin yaratmak. Bin kişi, sendika, sendikal konfederasyon başkanlarının, çürümeden bezmiş sanatçıların, gazetecilerin aralarında olduğu, yıllardır en militan mücadeleleri veren kadın örgütlerinin, her türlü bölünmüşlüğü aşacak bir siyasi yelpazeden insanların çağrıcı olacağı, için OHAL koşullarına, bu koşullara direnerek haklarını savunanların, işten atılanların, tren kazalarında, maden kazalarında ölenlerin yakınlarının ve Boğaziçi’nde olduğu gibi en temel demokratik hakları için direnenlerin de olduğu, “Çürümeye karşı temiz bir nefes” için bir araya gelerek tüm kurumları gezecek ve asli amacı birleşik bir miting inşa etmek olan bir girişim lazım. Her bir adımı şeffaf örgütlenecek, amacı belli olan, adı geçen siyasilerin istifasını ve haklarında tahkikatın hemen başlamasını ve adı geçen mafyatik tiplerin, derin yapılanmaların şeflerinin ve “elemanlarının” hemen yargılanması ve siyaset-mafya-devlet mekanizmasının dağıtılmasını talep eden, temel derdi “Temiz bir toplum” olan bir miting.

Bize böyle bir miting lazım. Kimse bir tripod bir kamerayla hiçbir yere gitmeyecek. Kimse tek kişilik eylemlerle hiçbir yere gitmeyecek. Kimse, “aman şimdi bir şey yapmayalım, bunlar kendi kendilerine eriyecekler” diye düşünenlerin sandığı gibi buhar olup uçmayacak, beş sol örgüt bir araya geldi diye de kimse bir yere gitmeyecek.

Özgürlük, adalet, eşitlik ve temizlik, hakları için harekete geçen kadın erkek milyonların, milyonlarca işçinin eyleminde!

Şenol Karakaş

[email protected]

(Sosyalist İşçi)


Roni Margulies Tüm Yazıları

Mış gibi yapan insanlar ülkesi

Covid-19’dan İngiltere’de dün bir kişi öldü. Yeni vaka sayısı 3.383 idi.

Türkiye’de ise 6.493 kişi pozitif çıkarken, 122 kişi hayatını kaybetti.

Ben bu yazıyı yazarken Türkiye’de çoğu önlem kaldırıldı, akşam saat 10’dan sonra ve pazar günleri sokağa çıkmamak gibi kimsenin anlam veremediği bir “önlem” kaldı sadece.

İngiltere’de ise önlemler 21 Haziran günü kaldırılacak.

Yani vaka sayımız kabaca iki kat daha fazla, ölüm sayımız yüz kat fazla, ama biz açıldık, İngiltere üç hafta sonra açılacak!

Niye onlar açılmıyor da biz açılıyoruz?

İngiltere’de bir doz aşı olanlar toplam nüfusun yüzde 59’u, iki doz olanlar yüzde 38.

Bizde bir doz aşı olanlar 16,6 milyon kişi, yani tam yüzde 20, iki doz aşı olanlar 12,5 milyon kişi, yani yüzde 15.

Demek ki, İngiltere’de aşı olanların sayısı ‘sürü bağışıklığı’ sağlamak için gerekli olan düzeyi sağlamış. Bizde ise sağlamasına daha çok var.

Ama onlar üç hafta sonra açılıyor, biz şimdiden açıldık. Niye?

“Niye?” diye sormaya başlamışken, bir de şu geliyor aklıma.

Geçtiğimiz haftalarda sokağa çıkma yasağının geçerli olduğu saatlerde ben istisnasız her gün sokaklara çıkıp uzun uzun yürüdüm. Herhangi bir işim olduğundan değil, çürümemek ve fıttırmamak için. Yollar, parklar, dükkânlar, her yer tıklım tıklım değilse de epeyce kalabalıktı. Ve yasağı ihlal eden bizlerle ilgilenen hiçbir polis, bekçi, zabıta filan yoktu. 

Düşündüm de, hükümet sokağa çıkma yasağı uygulamış gibi yapıyor, halk sokağa çıkmıyormuş gibi yapıyor, hep birlikte mış gibi yapıyoruz ve müthiş bir mucize sonucu vaka sayıları düşüyor!

Anladığım kadarıyla, İngiltere’de halk hükümetin ilan ettiği kısıtlamalara aşağı yukarı uyuyor. Bizim uymadığımız açık. Niye?

Bence İngilizler düşünüp kısıtlamaları makul ve mantıklı buluyor. Ve çok daha önemlisi, kısıtlamalara uyduğunda uğradığı gelir kaybını hükümet önemli ölçüde telafi ediyor.

Bizde ise, elbette hiç kimse hafta içi işe gidip pazar günü parka gidememeyi makul ve mantıklı bulmuyor (virüsün açık havada bulaşmadığı artık yüzde yüze yakın kesinlikle biliniyor). Makul bulunmayan önlemlere de çoğu kişi uymuyor.

Ve çok daha önemlisi, hükümet gelir kayıplarını telafi etmediği için, doğal olarak ve kaçınılmaz olarak tüm önlem ve kısıtlamalar anlamsız oluyor.

Zaten bence hükümet de anlamsız buluyor önlem ve kısıtlamaları. Anlamlı buldukları tek şey turistler.

Umarım turistler mış gibi yapan insanların ülkesinde eğlenceli günler geçirir.

Roni Margulies

[email protected]

(Sosyalist İşçi)


Faruk Sevim Tüm Yazıları

Motosikletli kuryeler canları pahasına çalıştırılıyor

Paket servis şirketleri arasındaki rekabet; emekçilerin ölümüne neden oluyor. Hem iş temposu hem güvencesizlik; pandemiyle beraber aşırı kâr yapan bu sektördeki şirketlerde hızla arttı. 

Firmalar, pandemi döneminde cirolarını en az üçe katladılar. Yeme içme sektörünün Türkiye’de pandemi öncesi, örneğin 2019 yılı cirosu yaklaşık 130 milyar TL idi, paket servisinin toplam ciro içindeki payı yüzde 2-3 civarındaydı, 3-4 milyar liraydı. Pandemi döneminde yeme içme sektörünün cirosu yüzde 60 azaldı. 50 milyar liraya inen sektörün cirosunun yüzde 20’si paket servis olarak gerçekleşti. Miktar olarak üç kat artan, 10 milyar liraya çıkan paket servisi cirosu firmalar arasında büyük bir rekabete yol açtı. 

Çok az bir sermaye yatırımı gerektiren paket servisi şirketleri, büyük ölçüde işçilerin emeğine dayanıyor. Motosikletli kuryeler şirketlerin temel üretim noktası. 10 milyarlık ciroyu şirketler yaklaşık 50 bin civarında motosikletli kurye ile gerçekleştiriyorlar.

Motosikletli kuryeler için çalışma koşulları olağanüstü zorlaşmış durumda. Pek çok firmada kuryeler sigortasız çalıştırılıyor, bazı firmalar kuryeyi motosikleti ile kiralama yoluna gidiyor, böylece kurye kaza yaparsa firmanın hiçbir sorumluluğu olmuyor. Siparişler geç teslim edildiğinde kuryenin ücreti kesiliyor. Trafikte diğer araçlar motosikletli kuryelere ölümcül anlar yaşatabiliyorlar.

Salgın döneminde motosikletli kuryelerin mesaisi 14 saate kadar çıkarıldı. Sokağa çıkma kısıtlamasının olduğu günler de dahil yoğun bir mesaiyle çalışan motosikletli kuryeler, özellikle kış günlerinde yağmurlu ve soğuk havalarda zorlu şartlarda çalışıyorlar. Yoğunluktan ve yorgunluktan dolayı son bir yılda 210’dan fazla motosikletli kurye iş cinayetinde (servis yaparken trafik kazalarında) öldü. 

Bu katliam gibi iş cinayetleri, işçi sınıfının en önemli sorununun örgütsüzlüğü olduğunu bir kez daha gösteriyor. 

Motosikletli kuryeler bazı illerde dernekler altında örgütlüler, toplamda 150 bine varan kurye emekçileri herhangi bir sendikaya üye değiller. Yemek sepeti şirketinde sendikalaşmak isteyen emekçiler, işverenin işkolu değiştirmesi oyunu ile karşılaştılar.

Sendikalar, örgütlü ve hareketli olabilseler, her işyerine sendikal örgütlenmeler girebilse, bu iş cinayetlerini azaltmak ve sona erdirmek mümkün olacak.

Faruk Sevim

[email protected]


Tüm Yazarlar


Alex Callinicos Tüm Yazıları

Neoliberalizm yaşıyor ve yönetenlerin işine yaramaya devam ediyor

Neoliberalizm bitti mi? Savunucularının büyük çoğunluğunun korkmaya başladığı şey aslında tam da bu. Financial Times’ın ekonomi editörü Chris Giles kısa süre önce: “Sol, ekonomik fikir savaşını kazanıyor” diye yakınıyordu.

Bunun temel nedeni, Joe Biden’ın ABD başkanı olmasından sonra Ocak ayında üç dev harcama programını imzalamasıydı.

Geçen hafta açıklanan “Amerikan Aileleri Planı” kapsamında, çocuk bakımını sübvanse etmek ve sağlık sigortasını artırmak gibi önlemler için 1.29 trilyon sterlin tutarında harcama önerildi. Soldaki pek çok kişi de Biden başkanlığını bir dönüm noktası olarak selamlıyor.

“New Left Review” dergisinin editörü Susan Watkins, son sayıda yer alan ilginç makalesinde daha şüpheci bir bakış açısı sunuyor. Neoliberalizm, 1980’lerde Ronald Reagan ve Margaret Thatcher’ın yaptığı önderlikten beri, ideolojik olarak serbest piyasaları göklere çıkarmış olabilir.

Ancak Quinn Slobodian’ın önemli kitabı Globalists’te belirttiği gibi amaç, “piyasaları özgürleştirmek değil, onları kuşatmak, kapitalizmi demokrasi tehdidine karşı aşılamak” idi.

Watkins, bu anlamda neoliberalizmin hala Avrupa Birliği’nde hüküm sürdüğünü göstermekte zorluk çekmiyor. Pandemiye yanıt olarak hazırlanan 652 milyar sterlinlik “Yeni Nesil” program, yoğun çaba harcanarak müzakere edildi. 

Denetlenmiş

Titizlikle kontrol edilen dozlarda Avrupa Komisyonu tarafından ulusal hükümetlere dağıtılmaktadır. Watkins,” ekonomi politikası üzerindeki popüler-demokratik etki söz konusu olduğunda, neoliberal dönemin sonu Avrupa’da her zamankinden daha uzak” diyor.

Ancak ABD harcamaları bütünüyle daha büyük bir ölçekte- AB’ninkinden yüzde 250 daha fazla. Kişisel gelirler, esas olarak vatandaşlara bireysel olarak yapılan 1.010 sterlinlik hükümet teşvik çekleri sayesinde, Mart ayında yüzde 21.1’lik rekor bir sıçrama yaptı.

Watkins’in de belirttiği gibi, “Sosyal hizmet açısından Amerikan Kurtarma Planı, AB ile olan farkı telafi etmeye çalışıyor.”

Biden’ın ekonomik programı, Batı Avrupa’da hala mevcut olandan çok daha zayıf bir refah devletini sağlamaya çalışıyor.

Watkins ayrıca Biden’in stratejisinin” ulusal-emperyalist “ boyutunu da vurguluyor. Geçtiğimiz hafta kongrenin ortak oturumunda konuşan Biden, “ Çin ve diğer ülkelerle 21.yüzyılı kazanmak için rekabet içindeyiz. Tarihte büyük bir dönüm noktasındayız. Daha fazlasını yapmalıyız…  Yeniden inşa etmek, daha iyi inşa etmek zorundayız. Sahip olduğumuzdan daha sıkı bir şekilde rekabet etmeliyiz. “

Biden, ABD emperyalizmini canlandırmak için hükümet harcamalarını kullanmayı hedefliyor. Reagan ve Thatcher kendi dönemlerinde de aynı yöntemi kullanmışlardı.

Ancak Watkins’in belirttiği gibi, “uygulamalar post-neoliberal olabilir, ancak yine de kesinlikle kapitalist” ve aslında emperyalist.

David Harvey, “neoliberal dönüşün” “iktidarın ekonomik elitlere yeniden verilmesi” ile ilgili olduğu şeklindeki bilinen görüşünü ifade etti. Başka bir deyişle, sınıf güçleri dengesini sermaye lehine değiştirmek. Neoliberalizmin 1980’lerdeki “güçlü” döneminde bu, rekabet gücünü kullanarak hem patronları hem de işçileri disiplin altına almak anlamına geliyordu. İflaslar ve kitlesel işsizlik, örgütlü emeğin altını oydu ve daha rekabetçi firmaların kârlarını artırdı.

Bugün kapitalizm bu tür bir piyasa disiplinini kullanamayacak kadar zayıf.

2007-2008 Küresel Mali Krizinden bu yana sistem, merkez bankaları tarafından sağlanan büyük miktarda ucuz kredi aktarımına dayanıyordu. 

Bu özellikle ABD ve İngiltere’de, merkez bankalarının hükümetlerin ekstra harcamalarını finanse etmek için verdikleri borcu satın almasıyla daha da ileri gitti.

Klasik neoliberalizm, ekonomiyi piyasanın görünüşte “doğal” ritimlerine tabi tutarak politikadan arındırmaya çalıştı. Bugün piyasa yeniden politikleştiriliyor.

Bu gerçek bir değişiklik. Ama bu işçiler için geçerli değil. Örgütleri ciddi şekilde zayıflamış durumda ve hala pazarın ve vicdansız işverenlerin insafına kalıyorlar.

Pandemi sırasında, Avrupa ve ABD’deki emperyalist çekirdeğindeki işçiler, teşvik çekleri, izin planlamaları ve benzeri düzenlemelerle biraz desteklendi. Ancak ekonomiler pandemi sonrası yeniden açılırken bunlar sona ermeye başlayacak. 

Sermayeyi desteklemek için siyasallaşan, ancak emeği desteklemeyen bir ekonominin çelişkileri görünür hale gelecektir.

Socialist Worker’dan çeviren TN.


Arat Dink Tüm Yazıları

Sesli düşünüyorum

— Ya savcım, bir bakar mısın şu eylemlere?
— Neye efendim?
— Şu Osman Kavala’nın eylemleri, diyorum. Kesin bir suç var. Suç olmalı yani bunlar bence. Ama beraat etmiş.
— Efendim, o yasamanın işi, hani yeni bir suç yaratacaksak…
— Onu da yaptırırız da, şimdi buna şey olmaz…
— Genelde şey olmuyo öyle geçmişe efendim, ama yeni yasa çıksın, yine bundan sonrakilerde artık inşallah.
— Yok, ben diyorum ki, iyi baktınız mı? Burda bana kesin suç varmış gibi geliyor.
— Herhâlde öyledir efendim.
— İşte baksana, hep Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Yezidiler falan. Orada burada buluşmalar, garip garip belgeseller, sergiler, hep böyle ayrımcı konular, 1915 olaylarını anmak için sözüm ona konserler falan…
— Haklısınız efendim. İşte hükümet de taziye falan dileyince iyice arttı bu faaliyetler.
— Ama sözde soykırım falan da demiştir bu.
— Artık sözde demiyor muyuz?
— Yok... Gerçi onu bir dönem denedik, yerleşmiş işte ağıza. Neyse, ne diyosun sen be adam? O “sözde” dememiş, ben “sözde soykırım demiş” diyorum.
— İşte ben de onu diyorum efendim, “sözde demiş” deyince dememiş oluyor, sözde demeseydiniz…
— “Sözde soykırım” diye ben diyorum, o dememiş, ben soykırım dememek için sözde… Savcı bey, kendinize gelin!
— Buyrun efendim.
— Şu adam vardı, hani bunun hep buluştuğu, görüştüğü.
— Henri Barkey’i diyosunuz siz?
— Hah, o.
— Buluşup görüşme değil de, aynı bölgede sinyal vermiş telefonları.
— Nasıl yani, hiç görüşmemişler mi?
— Sizin arkadaşlar bir görüşmeden bahsediyorlar ama o doğruysa bile 15 Temmuz’dan epey sonra, yani çok kısa…
— Neyse canım, aynı bölgede, şey yani aynı yerde olduklarını biliyoruz işte… O adam diyorum, o kesin casus.
— Mümkündür efendim de…
— Darbe gecesi otelde sabaha kadar olayları takip ettiğini ve yurt dışıyla konuştuğunu gören garsonlar falan varmış.
— Efendim, yanlış anlamazsanız, bizim hanım da sabaha kadar takip etti, yurt dışından da akrabalarla durmadan konuştu durdu, “Yok merak etmeyin iyiyiz, yok şu oldu, yok bu oldu” diye… Af edersiniz, fatura baya…
— Savcı Bey, kendinize gelin, burada sizin hanımdan bahsetmiyoruz.
— Doğrudur efendim.
— İşte bu casuslukla ilgili bir madde olacaktı bizim kanunda, oradan ilerlesek?
— Yeni bir delil falan olsa, olmayacak iş diil de, aynı eylemlerden iki kere beraat olunca, bir de AHİM’in kararı çok kesin, tutukluluğunun bitmesiyle ilgili. O kadar kesin olmasaydı…
— AHİM kimmiş, ne zamandan beri karışıyo bize?
— Epey oldu. O bizim anlaşma…
— Bulun bir yolunu sayın savcım, biz bilecek değiliz ya her şeyi.
— Kuşkusuz efenim, peki tutuksuz olsa?
— Olur mu öyle şey, kalması lazım içerde, o kadar atıp tuttuk, pardon mu diyecez...
— O zaman biz bi düşünelim o işi. Müsaadenizle.
— Estağfurullah, müsaade bizim…
— Şimdi eylem aynı olsa da, bu kez başka bir suç olduğundan, o önceki suçlardan tahliye edip, bundan tutuklarsak… Yok yok, önce tutuklayıp sonra tahliye etmek gerekiyo Şu Gezi’nin falan da bırakmamak lazım peşini, onu da bir yerinden devam eden şeylerle bağlayıp...
— Bir şey mi dediniz savcı bey?
— Yok, sesli düşünüyordum.

                                                                               ***
Bunlar ‘dinleme tapesi’ falan değil. Osman Abi’yle ilgili sözde yeni sözde iddianameyi görünce ister istemez böyle konuşmalar geçti kafamdan. İnanın, şu kısa kurguda, iddianamede olan neredeyse her şey var.

Osman Abi ÜÇ BUÇUK yıldır hapiste. Ya bağırıp çağırıp aklımızı oynatıyoruz, ya da deli deli gözümüz seğiriyor. Savcı iddianamede sesli düşünmüş. Benim köşe yazısı yazmam gibi bir iş bu. ‘Herhâlde öyledir’ şeklinde bir iddia var ortada. Gücünü iktidarın propagandalarından alan, kof bir iddia…

İddianameyle ilgili en iyi tespiti elbette Osman Abi kendisi yapmış. Geçen hafta ‘yeni’ davanın ilk duruşmasında, okuyunca özlediğimiz o sakin sesini duyar gibi olduğumuz, kısa ve öz bir beyanı var (www.osmankavala.org’dan süreci takip edebilirsiniz). Bir paragrafı buraya alıyorum:

“AİHM kararının etrafından dolanmak için icat edilmiş olduğu aleni hale gelmiş olan casusluk suçlamasıyla ilgili hiçbir bulgu olmadığını iddianameyi hazırlayan savcı da biliyor, hatta itiraf ediyor. Bir taraftan bu durumu, casusluk faaliyetlerinin çok gizli yürütülmüş olmasıyla açıklıyor. Arthur Miller’ın McCarthy döneminde kaleme aldığı ‘Cadı Kazanı’ adlı oyunda, savcının doğası gereği görülemeyecek bir faaliyet olduğundan cadılık suçlaması için delil ve tanık aranmasına gerek olmadığını söylemesi gibi.”

Bu yazının yazıldığı tarihte bilanço şöyle: 1302 (BİN ÜÇ YÜZ İKİ) gündür eveleyip geveliyorlar, 43 (KIRK ÜÇ) aydır saçmalayıp duruyorlar, 186 (YÜZ SEKSEK ALTI) haftadır bir insanı özgürlüğünden mahrum bırakıyorlar, bırakabiliyorlar, doğru düzgün hiçbir gerekçe göstermeden.

“Bir insanı” dedim ama kaç bin insan? Kürt siyasetçiler, yerine kayyım atanan belediye başkanları, HDP örgütünden binlerce isim ve insan hakları savunucuları... Adını duyduğumuz, duymadığımız yüzlerce gazeteci, hani şu bizlere gerçekleri anlatacak olanlar.

Savcıların sesli düşündüğünden bahsettik ya, aslında bir süredir bizzat Devlet sesli düşünüyor. Sesli düşünen Devlet olunca ve dağarcığı da bu kadar kirli olunca, hiç görüşmemiş de olsanız, aynı baz istasyonundan sinyal vermemiş de olsanız, kulak misafiri oluyorsunuz. Ve duyduklarımız tahammül edilmez oluyor. Bu kadar ceset, bir bahçeye hiçbirimiz görmeden nasıl gömüldü? Yoksa gördük ve hiçbir şey yapmadık mı?

Osman Abi kulağının üstüne yatmayanlardan, bu memleket düze çıksın diye elinden geleni yapanlardandır.

Arat Dink 

(Agos)


Atilla Dirim Tüm Yazıları

İklim ve çevre felaketi: Ya kapitalizmi yok edeceğiz ya da yok olacağız

İki gün önce Ankara’da bir saat süreyle yağan yağmur ve dolu, şehrin çeşitli semtlerinde sel baskınlarının yaşanmasına neden oldu. Bu, bir defaya mahsus bir afet değil. Aksine, her yıl tekrarlanan sıradan bir olay. Altyapı yetersizliği ile de açıklanacak bir durum değil; bu, kapitalizmin doğaya açtığı savaşta ele geçirdiği cephelerden biri. Marmara’daki müsilaj felaketinden Borneo’da, Amazonlarda ormanların yok edilerek tarım arazilerinin açılmasına uzanan bu savaş, artık dünyadaki bütün canlılar için bir ölüm kalım mücadelesine dönüşmüş durumda.

İnsanların doğayı tahrip etmeye başlamasının tarihi, sınıflı toplumların ortaya çıkmasına kadar uzanıyor. Avcı-toplayıcıların tarım ve hayvancılık faaliyetlerine başlayarak yerleşik hayata geçmesi, yabancılaştıkları doğayı tahrip etmeye başlamalarının da kapısını açmış. Tarım yapmak için doğal bitki örtüsünün yok edilmesi, “zararlı” oldukları gerekçesiyle yaban hayvanlarının ortadan kaldırılması, “çiftlik” hayvanlarının doğayla uyumsuz bir şekilde belirli alanlarda yoğunlaştırılması, su ve besin kaynaklarının bu “üretime” yönlendirilmesi, felaketin ilk adımları olmuş.

Kapitalizmin ortaya çıkarak gelişmesi, doğanın tükenme noktasına gelmesinin en önemli nedeni. İlk buharlı makinelerden sonra fosil yakıtların kullanılarak üretimin akıl almaz boyutlara ulaşması, beraberinde tüketimin de müthiş bir şekilde artmasını getirmiş durumda. İlk hedefi daha fazla üretmek, daha fazla satmak, pazar payını büyütmek olan şirketler, bunları gerçekleştirmek için 19. yüzyılın başlarından için amansız bir rekabete girdiler. Avrupalı kapitalistler koca koca kıtaları sömürgeleştirdiler, hammadde elde etmek için sonuçlarını bir saniye düşünmeden doğayı çılgınca talan etmeye başladılar. Devasa bölgelerde, örneğin kauçuk ve pamuk gibi “endüstriyel” bitkileri yetiştirmek için, milyonlarca insanı köleleştirdiler, doğal bitki örtüsünü neredeyse geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde değiştirdiler.

Fosil yakıtların ve kimyasal maddelerin üretimde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte, doğanın tahrip edilme süreci katlanarak hızlandı. Üretimi kolaylaştıran ve hızlandıran kimyasal maddeler, herhangi bir arıtma işlemine tabi tutulmadan denizlere, göllere, akarsulara bırakılmaya başlandı. Nükleer enerjinin keşfiyle birlikte, devasa bölgeler radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Milyonlarca insan bu kirlenme sonucu öldü, çocuklar çeşitli anomalilerle dünyaya geldi, sayısız insanın hayatı kalıcı şekilde mahvoldu. 

Kapitalist rekabette bir adım öne geçmek isteyen fabrikalar gece gündüz atmosfere karbon gazları salmaya başladılar. Atmosferde sera etkisi gösteren gazlar yüzünden iklim hızla değişti, mevsimler birbirine girdi, bir yandan buzullar erirken, öte yandan göller kurumaya ve muazzam büyüklükteki alanlar çölleşmeye başladı. Son elli yılda pek çok hayvan türü, iklim değişikliğine bağlı olarak yok oldu.

Türkiye de elbette bu gelişmelerden muaf kalmadı. Kapitalizmin büyümeye başlamasıyla birlikte, çevre felaketleri birbirini izlemeye başladı. Köyden kente göç ve sanayi merkezlerinde yaşanan nüfus yoğunlaşması, fabrikaların doğaya bıraktığı zehirli atıklar, muazzam hava kirliliği, ortaya çıkan konut ihtiyacının giderilmesi için akarsu yataklarının üzerinin örtülmesi ve betonlaşma hayatı tehdit eder noktaya geldi. Ankara’da da, başka pek çok yerde de, rant nedeniyle dere yataklarının üzerinin örtülerek konut ve yol yapılması, bu doğa katliamı zincirinin bir diğer halkası. 

Ankara’da Kavaklıdere, İmrahor Deresi, Cevizlidere, Kirazlıdere, İncesu, Çubuk Çayı, Hatip Çayı, Ankara Çayı ve daha nice akarsu, bugün üzeri örtülmüş ve birer atık su kanalı haline dönüştürülmüş durumda. Bu, 1930’lardan günümüze uzanan ve Marmara Denizi’nin ölü bir deniz halini almasına neden olan bir süreç. Marmara Denizi’ne boşaltılan muazzam miktarlarda atığın kimyasal ve biyolojik olarak arıtılması ise her zaman “geçiştirilen” bir konu oldu. Çünkü maliyeti yüksekti ve belediyeler de, fabrikalar da bu maliyeti karşılamak niyetinde değildi. Sonuç, Marmara’nın bir ölü denize dönüşmesi oldu.

Doğanın tahribatı, “nasıl olsa bize bir şey olmaz canım, eve ekmek götüremeyen insana doğadan bahsetmek gerçekçi değildir” anlayışıyla uzun süre görmezden gelindi. Ancak artık kelimenin tam anlamıyla deniz bitmiş durumda. Bir ölüm kalım mücadelesiyle karşı karşıyayız. Ya durumun bu hale gelmesinin baş sorumlusu kapitalizmi ortadan kaldıracağız, ya da doğayla birlikte biz de yok olacağız. Bu artık ertelenebilir bir mücadele değil.

Neyse ki bu karanlık tabloyu aydınlatan bir ışık var: Başını Greta isimli bir kız çocuğunun çektiği, gençlerden oluşan bir hareket çevre felaketine karşı mücadele etmeye başladı ve dünya çapında yüz milyonlarca insanı harekete geçirdi. Bu gençler, dikkatlerin iklim değişikliği üzerine toplanmasını sağladılar. Bu hareketi büyütmek ve neden olarak kapitalizmi teşhir ederek öfkenin buraya yönelmesini sağlamak bizim elimizde. Bunu yapabiliriz ve farklı bir dünya kurabiliriz. Çünkü biz milyarlarız ve doğayı yok edenler sadece bir avuç.



Şenol Karakaş Tüm Yazıları

'Mavi Vatan tezi'nden geriye kalan

Erdoğan Biden’la görüşmeden önce, NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi çerçevesinde düzenlenen Brüksel Forumu etkinliğinin "İstikrara Katkı" başlıklı oturumuna bir video mesajla katıldı. Bu mesajda, önce Türkiye’nin teröre karşı mücadelede oynadığı rolü özetledikten sonra Erdoğan şunları söylüyor: “Unutulmamalıdır ki Türkiye'nin sınırları aynı zamanda NATO'nun sınırlarıdır. Bu bakımdan, sadece kendi milli menfaatlerimiz için değil, transatlantik coğrafyasının güvenlik ve istikrarının temini için de önemli bir sorumluluk üstlendiğimizi biliyor, adımlarımızı bu bilinçle atıyoruz."

Ama daha çarpıcı olan vurgu mesajın şu bölümünde: “Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti’nin komutası da bu sene Türkiye'dedir. İttifakın en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye, NATO'nun güncel tehdit ve imtihanlara karşı adaptasyonu için aktif rol oynamaktadır.”

İktidarın sınırsız “u dönüşü” hakkı

Birçok yorumcu gibi sık sık iktidarın dış politikadaki makas değişikliğinin ve Kürt sorununun ele alınışındaki yorum değişikliğinin ‘başka türden bir devlet ittifakı’nın gelişmesinde belirleyici olduğu ve bu ittifakın gelişmesinin ittifakı da etkilediğinin altını çizmeye çalışıyorum. 2015 yılında AKP’nin tek başına seçim kazanma ihtimali yok olmaya başlayıp özellikle HDP belirleyici faktör haline gelince, devletle AKP arasında bir koalisyon şekillenmeye başladı. AKP, MHP, Perinçek ve geleneksel devlet aygıtının bir koalisyonuydu bu. Bu ittifak kendisi açısından elzem olarak gördüğü bir dizi konuda anlaştı ve anlaşmanın adına “yerli ve milli konsept” adı verildi. Bu yerli-milli koalisyonun temel hedefleri arasında emperyalist ülkelerin hegemonya sarsıntısı yaşadığı, Çin ve doğunun güçlendiği dönemde Türkiye’nin bölgesel bir güç olma şansını değerlendirmek vardı. Hem Davutoğlu’nun stratejik derinlik tezi hem de Mavi Vatan tezi Türkiye’nin altemperyal bir güç olmasına ve Türkiye’nin savunmasının Türkiye’nin dışından başlatılması gerektiğine vurgu yapıyordu. Bu politika gereği Suriye ve Libya’ya asker gönderildi. Türkiye muhtemelen, ABD’den sonra sınır ötesinde en fazla asker bulunduran ülke oldu. Türkiye hem Rusya hem ABD’yle gerginlik yaşayıp, hem Rusya hem ABD’yle dostluk kurup, Rusya ve ABD’yi diğeriyle pazarlık yapmak için kullanabileceğini düşündüğü bir dönem yaşadı. Devlet yetkililerinin bağımsız dış politika diyerek övündükleri, ulusalcılar açısından başarının, devletin Rusya ve Çin’le yakınlaşmasına göre tayin edildiği dönem, görülüyor ki sona ermiş vaziyette.

NATO’ya yollanan video, yapılanların ‘Mavi Vatan’ı korumakla değil, emperyalist ülkelerin çatlaklarından yararlanarak bölgesel bir güç olmaya çalışmakla alakalı olduğunu, ama birçok krizi aynı anda yaşayan Türkiye’nin bu stratejisinin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde olduğunun farkına varıldığını gösteriyor. Mavi Vatan tezi, daha geleneksel “NATO'nun güncel tehdit ve imtihanlara karşı adaptasyonu” tezinin yanında gölgede kalmışa benziyor. Hemen her politik tartışmada olduğu gibi iç politikada kutuplaşmayı derinleştirmek için tercih edilen ve şişirilen hamaset yüklü dille, dış politikanın acıklı gerçekliğine teslim olmak zorunda olan dil arasındaki farklılık bir kez daha karşımızda. 

Geçen yıl Ekim ayında Fransız mallarına boykot çağrısı yaparken, şimdi NATO zirvesi sırasında ikili görüşmenin ardından Macron’la omuz omuza fotoğraf çektirmeye…iktidarın u dönüşleri çok hızlı yaşanıyor. Misak-ı Milli sınırları içinde, neredeyse NATO’dan koptu kopacak olan üslup, yerini, NATO’nun dost ve müttefik Türkiye’nin değerini bilmesi gerektiğine yapılan vurgulara bırakmış durumda.

Afganistan talebi

Erdoğan-Biden görüşmesinde ise Biden’ın 24 Nisan’da yaptığı Ermeni Soykırımı açıklaması ve S-400 gibi başlıkların tartışılacağını bekleyenler çok beklediler. Çok açık ki görüşme öncesinde en çok yoğunlaşılan konu, Türkiye’nin Afganistan’da görev alma arzusu oldu. Belli ki görüşme sırasında da bu konu ele alındı. ABD, 11 Eylül saldırılarının ardından George W. Bush liderliğinde başlattığı intikam savaşının ilk safhası olarak işgal ettiği Afganistan’dan çekilecek. Her simgesel hareketlere düşkün devlet görevlileri gibi ABD’nin hastalıklı kafaları da Afganistan’dan çekiliş tarihini 11 Eylül olarak belirledi. ABD, tüm tarihi savaş ve işgallerle dolu olan Afganistan’ı yirmi yıldır işgal altında tuttu, yaktı, yıktı, toplumsal dokusunu paramparça etti ve aslolarak da hiçbir iddiasını yerine getiremedi.

Şimdi, ABD yönetici kadroları daha vicdanlı hâle geldikleri için değil, Çin’le artan gerilimde güçlü olmaya ve bu gerilime yoğunlaşmaya çok daha fazla önem verdikleri, Afganistan işgalinin maliyetinden kurtulmak istedikleri, özetle, Afganistan’da ABD askeri bulundurmanın ABD’nin emperyalist hegemonyasının sürekliliğini sağlamak açısından anlamı kalmadığı için çekilme kararı aldılar. İşte Türkiye, burada doğacak boşluğu doldurmak istiyor. 

ABD çekilirken Türk ordusu askerlerinin burada ABD’nin oynadığı misyonu oynamak üzere Afganistan’da rol alması, Türkiye açısından ABD’yle yaşanan tüm gerilim başlıklarını azaltacak bir adım olarak görülüyor. Kuşkusuz bu ABD’yle Türkiye’nin yaşadığı gerilimleri bir çırpıda ortadan kaldırmayacak ama Doğu Akdeniz, Suriye, YPG tartışmaları ve Türkiye’nin Rusya’yla NATO’nun tahammül edeceğinden daha fazla yakınlaşması gibi sorunlar, birikmiş vaziyette. Erdoğan iktidarı, tüm bu başlıklarda yeni bir dönemin kapısını aralamak için, Afganistan’da ABD’nin Kabil havalimanının güvenliği ve işletmesinin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bırakılması talebini konuşuyor. Yılların “küçük ABD olma” hayali, böylece, karikatür haliyle gerçekleşmiş oluyor. Türkiye’nin Afganistan’da 500 askeri zaten var. Şimdi yeni askerler gönderilmesi gündemde. 

Savaş değil iş, ekmek, özgürlük!

Afganistan, iç çelişkilerin her an iç savaşa evrilebildiği, siyasal açıdan da yıkıma uğramış bir ülke. Hakan Tahmaz’ın belirttiği gibi Afganistan’da ABD’nin oynadığı rolü kapmanın derdinde olan Türkiye, bir çatışma, savaş alanına gitmek istiyor ve bu alanda Türkiye hoş bir şekilde anılmıyor. Taliban Sözcüsü Süheyl Şahin, “Türkiye son yirmi yıldır NATO güçlerinin bir parçası. Dolayısıyla 29 Şubat 2020'de ABD ile imzaladığımız anlaşma uyarınca Afganistan'dan çekilmelidir.” açıklamasını yaptı. Yine Tahmaz’ın aktardığı gibi, BM verilerine göre vilayet merkezlerinin tamamı hükümetin kontrolünde ama ülke topraklarının genelindeki üstünlük Taliban’da. Bu, Afganistan’da ABD’nin çekilmesinden doğacak boşluğu ABD ve NATO adına doldurma eğiliminin savaş, çatışma ve ölüm dolu bir alana müdahil olmak anlamına geldiğini gösteriyor.

Türkiye’nin Afganistan’da hiçbir askeri rolü olamaz. Bırakalım yeni askerler göndermeyi, Türkiye; ABD ve NATO’nun Afganistan işgalinin bir parçası olmamalıdır.

NATO zirvesinin ardından alınan kararlar (Afganistan, teknoloji, iklim değişikliği, Asya Pasifik’te daha da güçlenmek, daha caydırıcı bir askeri güce sahip olmak gibi konuların da olduğu sekiz başlıkta bir dizi kararlar alındı) tek bir işleve sahip: Bir ABD’li generalin yönettiği ve ABD’nin küresel hegemonya mücadelesinin bir aracı olan NATO’nun bu işlevini sağlam bir şekilde yerine getirmesi. Zirvede, NATO’nun Afganistan’da askeri eğitim, askeri kaynak aktarımı ve havalimanı gibi bir dizi alanın güvenliğini sağlayacağı kararlar alındı.

Türkiye, NATO ve ABD adına burnunu hiçbir ülkeye sokmamalıdır.

Türkiye NATO’dan hemen ayrılmalıdır.

ABD’yle silah pazarlıklarından vazgeçmeli, masa altından NATO ve ABD’ye meydan okumak gibi hamleleri bir kenara bırakmalı, Rusya ve Çin gibi diğer emperyalist ülkelerle de her türden askeri işbirliği ya da rekabete son vermelidir. Türkiye sadece Mavi Vatan tezini çöpe atmakla kalmamalı, hem bölgede hem de tüm dünyada tüm halklarla insani yardım, dayanışma, felaketler karşısında kardeşlik ilişkisi dışında hiçbir militarist sürece dâhil olmamalıdır. Mavi Vatan tezi duvara tosladı, bunun farkına varması gerekenler dümeni yeni askeri maceralara büküyorlar. İktidarın ve bir iktidar koalisyonunun ihtiyaçlarını dış politikada ulusal ihtiyaçlarmış gibi savunmanın sınırlarına çoktan gelindi. Henüz hükümetteki bakanların karıştığı yolsuzluklarla ilgili hiçbir adım atılmamışken, Afganistan’a doğru adımlar atmayı hayal etmekten vazgeçin.

Şenol Karakaş

[email protected]


Özdeş Özbay Tüm Yazıları

Hindistan salgından kırılıyor

Şubat ayını günde ortalama 10 bin kadar vakayla geçiren Hindistan, Mart ve Nisan’da vaka artışının önünü alamadı ve günlük 300 bin vakayı aşar duruma geldi. Dünya genelinde bu satırların yazıldığı güne kadarki en yüksek vaka sayısı görüldü. 25 Nisan Pazar günü, ülkede 349 bin 691 yeni koronavirüs vakası kaydedildi, 2 bin 700’den fazla kişi de yaşamını yitirdi. Böylece virüsün yayılması iki ayda 20 kat artmış oldu.

Radikal bir hızla artan vakalar nedeniyle çok sayıda ülke Hindistan’la yapılan uçuşlarını durdurmuş durumda.

Ülkede sağlık sistemi çökerken, bazı bölgelerinde hastanelerin kapasitesinin sınırlarına ulaştığı belirtiliyor. Oksijen maskesi ve ilaç sıkıntısı çekildiği ifade ediliyor.

Daha önce pek rastlanmadığı şekilde Yeni Delhi’deki Yüksek Mahkeme merkezi hükümete çağrıda bulunarak, üretimde oksijen kullanan petrol rafinerileri ve diğer sanayi tesislerinin buna son vermesini ve kıt olan oksijenin hastanelere nakledilmesini istedi.

Oksijen maskesi ve ilaç kıtlığı insani drama yol açtı. Delhi yönetimi hastanelerde sadece birkaç saatlik oksijen kaldığını duyurarak acil yardım talep etmişti. Benzer acil durum talepleri ülkenin her yerinden gelmeye başladı. Çaresiz hasta yakınları da ilaç ve oksijen bulamadıkları için artık tedarik araçlarını yağmalamaya başladı. Bu nedenle tedarikleri taşıyan tren ve araçlara ordu kuvvetleri eşlik etmeye başladı.

Kara taşımacılığının acil taleplere yetişememesi nedeniyle oksijen tedariği artık hava kuvvetleri tarafından da gerçekleştiriliyor.

Hastalar saatlerce hatta günlerce hastane kapılarında beklerken, içeri giremeden hayatını kaybediyor. Gaziabad kentinde bir tapınağın dışında, tapınağın imkânlarıyla hastalara arabalarda oksijen verildiği görüntüler medyada yer alıyor.

Ülkede başlayan panik arka arkaya hastanelerde ölümlü kazaların yaşanmasına da neden oldu. Önce bir hastanede oksijen makinesindeki oksijenin sızarak tükendiğinin fark edilmemesi nedeniyle 22 yoğun bakım hastası hayatını kaybetti. Ardından Mumbai’de çıkan bir yangında 13 hasta hayatını kaybetti.

1,38 milyar nüfusu olan ülkede 23 Nisan itibariyle büyük çoğunluğu tek doz olmak üzere toplamda 135 milyon doz aşı yapılmış durumdaydı. Buna göre, iki doz aşı yaptıranların nüfusa oranı sadece %1,39. 

Salgının nedeni varyant mı?

Hindistan’da, Ekim ayında mutasyon geçiren virüsün yeni bir varyantı tespit edilmişti. B1617 adı verilen varyant hakkında hala yeterli bilimsel araştırma yapılmış değil. Türkiye’de vakaların %80 kadarına neden olduğu açıklanan İngiliz varyantının çok daha hızlı yayılabildiği bilinirken Hindistan varyantının etkileri tam olarak bilinemiyor.

Her şeye rağmen Hindistan’da virüsün radikal bir hızla yayılmasının ana nedeni varyant değil tedbirlerin yetersizliği. 

Mitingler, dini törenler, açılma ve yetersiz önlemler

Ocak ayı sonunda İçişleri Bakanlığı salgının kontrol altına alındığını duyurarak tedbirleri azaltmıştı. Böylece şehirlerarası tren ve otobüs taşımacılığı yeniden başladı, stadyumlar seyircilere açıldı. Yüzbinlerce kişi gereken tedbirlerin alınmadığı koşullarda seyahat edip stadyum ve kapalı mekanlarda bir araya geldi.

Hindistan’da Mart ayında eyalet seçimleri de başladı. Birkaç ay boyunca sürecek seçimler nedeniyle iktidarı sallantıda olan aşırı sağcı Modi yönetimi çok sayıda şehirde on binlerin katıldığı mitingler düzenliyor. Tabii muhalefet de miting örgütlüyor.

Bunların yanı sıra ülkede tören ve festivaller de yapılmaya başlandı. 22 Mart’ta gerçekleşen Bahar festivalinde on binlerce kişi, maskesiz ve mesafesiz şekilde açık ve kapalı alanlarda bir araya gelerek eğlendi.

14 Nisan’da başlayan ve Ganj Nehri’nde süren dini törenlere de yüz binler katılıyor. Törenlerin ilk gününde 650 bin kişi dini ayin için nehre girmişti. Her ne kadar açık havada virüsün yayılması zor olsa da bu törenlerde maskesiz yüzbinler aralarında fiziksel mesafenin mümkün olmadığı şekilde bir araya geliyor. 

Yaşanan bu katliamın sorumlusu tamamen Modi rejimi ve kapitalizmdir. Hindistan, ilaç sanayinin gelişkinliğiyle bilinen ve çok sayıda Covid-19 aşısı dahil dünyaya aşı satan bir ülke. Ancak aşılar zengin ülkelere satılırken Hindistan’da yeterince yapılamıyor. Tamamen ekonomik nedenlerle, gereken kapanma tedbirleri uygulanmıyor.

Özdeş Özbay

(Sosyalist İşçi) 


Çağla Oflas Tüm Yazıları

Fakire ekmek yoksa zenginlere huzur yok

Esnaf kepenk kapatıyor, çiftçiler borç yükü altında, milyonlarca emekçi bir lokma ekmeğe muhtaç. 

İktidar rakamlarla oynayıp işler yolunda gidiyormuş gibi yapsa da gerçekler ortada. Birleşik Metal İş Sendikası’nın araştırmasına göre, açlık sınırı son 18 yılda 6,6 kat arttı. Dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmesi için aylık 2681 lira harcaması gerekiyor. Barınma, eğitim, sağlık, eğlence, ulaşım, ısınma gibi giderler eklendiğinde, bu bütçe 9274 TL’ye ulaşıyor. 

Üst üste gelen zamlarla, 2825 lira asgari ücret alan 16 milyon insan açlık sınırının altına itilmiş vaziyette. 3,5 milyon civarında insan asgari ücretin altında ücret alıyor. 10 milyonun üzerinde işsiz ve pandemi kısıtlamaları nedeniyle 2 milyon kayıtlı, kayıtsız kafe, bar, restoran çalışanı hiçbir gelire sahip değil. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği raporlarına göre, 2020 yılının ilk 8 ayında 54 kişi intihar etti. Mart ayından Eylül ayına kadar 100’e yakın müzisyen pandemi yasaklarından sonra eve ekmek götürecek iş bulamadığı için yaşamına kıydı.

Sınıfsal bir kibir

Siyasal desteği çıkar ve sermaye gruplarıyla sınırlı kalan iktidar, varlığını sürdürmek için tamamen sermayenin hizmetinde ve bu sınıfsal duygularını rahatlıkla dışa vurabiliyor. 

AKP vekili Şahin Tin’in “Midesine kuru ekmek giriyorsa o zaman aç değildir demek ki” sözleri durumu iyi özetlemişti aslında. MHP’nin “askıda ekmek kampanyası” insanların ekmek alacak para bulamadıklarının itirafıydı. 

Sınıfsal kibrin son örneğini törenlerle patates soğan dağıtırlarken gördük. açlığa yol açanlar emekçileri patates ve soğanla avutabileceklerini düşünüyor. 

Derin yoksulluk

 “Derin Yoksulluk” adlı çalışma grubunun İstanbul’un 34 ilçesinde sosyal güvencesiz, düzensiz, yevmiye ile çalışan 2000’den fazla ihtiyaç sahibi hanede yaptığı bir araştırmaya katılanların yüzde 53’ü daha fazla öğün atladığını, yüzde 49’u bazı besin gruplarına hiç ulaşamadığını, yüzde 14’ü ise gıdaya hiç erişemediğini söylüyor. 

Birçok anne bebeğine mama yerine şekerli su veriyor, bebek bezi yerine poşet kullanıyor. Birçok aile temel ihtiyaçlarından vazgeçmeye başladı. Süpermarket raflarında alınan önlemler de artırılıyor. Bebek mamalarına, 5 litrelik ay çiçek yağına, tıraş bıçakları gibi pek çok ürüne alarm takılıyor. Yüz binlerce insan çöplerden, pazar artıklarından besleniyor.

Huzursuzluk artmakta

Öte yandan emekçilerden sermayeye doğru muazzam bir servet akışı var. 

TÜİK verileri bile Türkiye’de gelir eşitsizliğinin hızla arttığını gösteriyor. En zengin yüzde 20’lik grup, toplam gelirden yüzde 46,3 pay alırken, en yoksul yüzde 20’lik grup ise sadece yüzde 6,2 pay alabiliyor. 

İktidar ve çevresi muazzam bir zenginlik içinde yüzmekte. Pandemi sürecinin kötü yönetilmesi, düşük test ve aşı oranları emekçi kitlelerin iktidar nezdinde yaşam haklarının yok hükmünde olduğu kanaatini güçlendirmekte. 

Tuhaf pandemi yasakları işçi sınıfına karşı bir sopa olarak kullanılmakta. Sendikal faaliyetler, gösteri, toplanma özgürlüğü kısıtlanırken “geçinemiyoruz, açız” diyen sesler baskılanmakta. 

Ticaret Bakanının, piyasadan daha pahalıya dezenfektan sattığının ortaya çıkması, Merkez Bankası’na ait 128 milyar doların eritilmesi, Sedat Peker’in itiraflarıyla mafya, sermaye, siyaset nezdinde iktidar çevresinde oluşan çıkar ilişkilerinin ortaya serilmesi, hukuksuzluk, adaletsizlik emekçi kitlelerde huzursuzluğu arttırmakta. 

Milyonların eylemi 

Açlık dünya çapında can yakıcı bir sorun ve hükümetler pandemi sürecinde bile şirketlere trilyon dolarlar aktarırken, emekçiler için çok az şey yapıyorlar. 

Türkiye en az sosyal destek veren Meksika’dan sonraki ikinci ülke. Kolombiya’da iktidarın yeni vergi yasasına karşı genel grev yapan işçiler “fakire ekmek yoksa, zenginlere huzur yok” diyorlar. Türkiye’de metal işçilerinin “işçiler açken, patronlara huzur yok” sloganı, işçi sınıfının açlık koşullarını değiştirmek için ihtiyacı olan tek şeyin milyonları içine katan birleşik mücadele olduğunu gösteriyor. 



Deniz Güngören Tüm Yazıları

Ümit Özdağ ve aşırı sağ

İYİ Parti'nin MHP'den esas farkının, daha pahalı takım elbiseler giyen, kuaföre daha çok para harcayan ve dünyadaki sağ hareketlere kendisini daha yakın hisseden bir parti olmak olduğunu söylemek kanımca yanlış olmayacaktır. Kurulduğu günden beri dünyada yükselen aşırı-sağ ve göçmen karşıtı hareketlerin argüman ve taktiklerini oldukça sadık biçimde kullandıklarını zaten izliyorduk.

Tabi bir diğer fark da birinin iktidar partisiyle ittifak içinde, diğerininse şeklen muhalefette oluşu; pek çok insan için bu, İYİ Parti'ye güven duymayı kolaylaştıran, farkın kozmetik olduğunun görünmesini ise güçleştiren bir durum.

Ümit Özdağ, geçmişte genel başkan yardımcılığını da yaptığı İYİ partiden yakın zamanda ihraç edilmiş ve ihraç kararını mahkeme ile bozmuş bir pozisyonda olsa da, bu kavga siyasi ayrılıklardan ziyade liderlik içi didişmelerden kaynaklanıyor; dolayısıyla söylediklerinin İYİ partinin görüşlerini temsil ettiğini söylemekte bir sakınca olduğunu düşünmüyorum. Bu didişme nereye varacak diye merak etmeli miyiz, onu ise bilmiyorum; ancak sağcı partilerin kendi içlerinde didişmelerine ben pek üzülmem genelde.

Özdağ, partisi ve esasen Türk milliyetçilerinin geneli için önde gelen entelektüellerden. Dolayısıyla, bu yazıda üstünde duracağımız "Türkler azalıyor, Suriyeliler artıyor" tezi gibi "teorik" katkıların sıklıkla kendisinden geldiğini görmeye alışığız. Avrupa görmüş, Türk sağının aristokrasisi içinden gelme birisi olarak Avrupa ve Amerika'daki aşırı sağ argümanları yakından takip ettiğini görmek de yine şaşırtıcı değil.

Ve kendisini elbette aynı zamanda geçtiğimiz günlerde HDP milletvekili Garo Paylan'ı ve esasen Paylan üzerinden tüm Ermenileri tehdit etmesiyle de tanıyoruz. Resmi olarak propaganda sorumlusu görevine devam etmiyor olsa da canı gönülden propagandacılık yapmaya devam ediyor kısacası. 

Bilmeyenler için, Özdağ'ın rakamlar vererek iddia ettiğine göre Suriyelilerin doğum oranları sebebiyle Türkler azalacak, Suriyeliler artacak. Konuşmayı yaptığı yer ise "Suriyeli Sığınmacılar ve Suriye'nin Geleceği" başlıklı bir konferans, tabii konuşmanın içeriğinden de Suriye'nin geleceği düşünülerek yapılmış bir etkinlik olduğunu zaten anlamışsınızdır.

Nihayetinde Anadolu'nun etnik yapısının değiştirilmeye çalışıldığı, arkasında İsrail'in olduğu vs. gibi bir yere bağlanması da şaşırtıcı değil. Zira kendisinin yakın geçmişte Suriyeliler Türkiye'ye kaçsın diye üstlerine bomba atıldığını iddia etmesi, yine bu teorinin parçası belli ki. Durumun sosyolojik sebebi olarak da saygın olduğu söylenen isimsiz bir sosyoloğun ağzından "erkekliklerini ispat etmek için ürüyorlar" saptaması aktarılıyor.  

İsrail'i eleştirmenin antisemitizmle eş anlamlı olduğu yönündeki, solu karalamak için icat edilmiş tezlerin safsata oluşunun, antisemitlerin İsrail sözcüğünü Yahudiliğe ikame olarak kullanmayacakları anlamına gelmemesi gerektiğini de not düşelim, bu not az ileride lazım olacak.

Sonuç olarak, şu kadar doğuruyorlar vs. gibi ırkçı laflar, geçmişte Kürtlere, günümüzde göçmenlere yönelik söylendiğine sıklıkla tanık olduğumuz laflar. Ama "Etnik yapımızı bozmak için buraya yollandılar" tezi Prof. Dr. Özdağ'ın alametifarikası, veya öyle mi gerçekten? 

Nereden geliyor bu fikirler?

Great Replacement (Büyük İkame), Fransız neo-Nazi Holokost inkarcısı Renaud Camus'nun icat ettiği bir komplo teorisi. İstatistiklerle oynayarak uydurulmuş bir "Beyaz Soykırımı" iddiası; soykırım inkarcılarının, bir yerlerden, olmayan bir soykırım devşirme hevesinin Türk sağına has olmadığını söylemek de yerinde olacak bu noktada. İsimden de anlaşılacağı gibi Müslüman Arapları Avrupa'ya göndererek azar azar "Beyaz Hristiyan Avrupalıların" kökünün kurutulmasının hedeflendiği yönünde, esasen çocukça fakat son derece yaygın ve dolayısıyla ciddiye alınması gereken bir ırkçı propaganda gereci.

Ciddiye alınmasının gerekliliği, ırkçıların bunu basitçe istatistik olgularmış gibi satarak, açıkça ırkçı bir tonla konuşarak erişemeyecekleri kitleleri etkilemek için kullanıyor olmalarından kaynaklanıyor. Elbette bataklığın dibine indiğinizde, pekâlâ bunun Yahudilerin planı olduğu türünden tipik Nazi tezleri kabak gibi çıkıyor ortaya. Ancak yüzeyde basit ve olgusal bir kaygı dile getiriliyormuş gibi anlatılıyor. Ve elbette yalnız mucidinin ve müritlerinin değil, Pegida'dan ABD'deki alt-right ve neo-Nazi hareketlere, geçtiğimiz dönemde kuvvetlenen ırkçı sağın tümünün savunduğu bir tez bu; bundan dolayı olsa gerek ki, Ümit Özdağ'ın da gözünden kaçmamış.

Yalanlar kime söyleniyor?

Elbette denilebilir: Avrupa'nın veya Türkiye'nin Arap nüfusunun artması neden kötü bir şey olsun ki? Toplumlar göçlerle oluşur zaten, Ulusların hep orada olduğu gibi duran pür ve tek tip yığınlar olduğu, başka halklarla karışırlarsa özlerinden bir şeyler yitireceği düşüncesi milliyetçi bir masaldan ibaret; dolayısıyla da bunu yutan, bundan kaygı duyan zaten ırkçı olmalı.

Ancak bu gibi ırkçı teorilerin, gücünü ulus devletin resmî ideolojisinden aldığını unutmamak lazım. Dolayısıyla başta ekonomik kaygılar olmak üzere bir dizi belirsizliğin hâkim olduğu bir noktada, "sizi yok etmeye çalışıyorlar" yalanı sıradan insanların zihninde de yankı bulabiliyor, bu insanları ırkçı fikirlere çekmek için kullanılabiliyor. Yani doğrudan bir ırkın saflığından filan bahsetse itici bulunacak bir hatip, istatistikler ve olgular üzerinden konuşuyormuş gibi yaparak güven ve meşruiyet kazanıyor; durduk yere söylediğinde itici ve tehlikeli bulunacak ırkçı fikirleri de daha sıradan görünmeye başlıyor, esas taktik kabaca bu. Dinleyeni rakamlara boğduktan sonra vardığı sonuç tümüyle çarpıtılmış bir sonuç olabilir tabii, ancak çoğumuzun nüfus planlamasıyla ilgili raporlar okuyacak, grafikler inceleyecek vakti yok.

"Suriyelilere lanet" konferansı değil "Suriye'nin geleceği" konferansı düzenlemelerinin sebebi de yine aynı.

Birkaç sene öncesine kadar, ne kadar berbat hareketler oldukları ve fikirlerinin dinlenmemesi gerektiği konusunda hiçbir kafa karışıklığının olmadığı neo-Nazi ve türevi hareketlerin kaşla göz arasında esip gürler hale gelebilmesinin arkasında bu gibi taktikler yatıyor. Sistemin kendilerine yalan söylediği açığa çıkınca, anlaşılır biçimde tepeden gelen bilgiye, doğru veya yanlış ayırt etmeksizin kulak tıkayan insanların buhranını fırsata çevirmeyi böyle başarıyorlar. 

Kiminle yan yana duracağız?

Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın ırkçı sağ için işlevi de tam olarak buna benziyor, adam hoca sonuçta yalan söyleyecek değil ya... Tabii kutsal saydığı siyasi projesinin selameti için yalan söylemeyi erdem sayacak insanların hoca olamayacağını yazan bir kitap veya kanun doğrusu ben henüz görmedim, onu da not düşmeliyim.

Oturup kalkarken edepli davranan, temiz takımlar giyen, isminin önünde akademik unvan yazan, arada bir demokrasi bile diyen insanlardan zarar gelmeyeceğini düşünürken dikkatli olmak çok mühim; özellikle de bu insanlarla ittifak yapılabileceği konuşuluyorsa. MHP çıkışlı olmaları yeterli olmuyor belli ki, belki Nazilerden ilham alıyor olmaları bir kere daha düşünmemizi sağlar.

Bize değişimin yolunu açacak olan, krizin ve salgının altında ezilen insanlara ırkçı yalanlar söyleyenlerle değil, bizzat o ezilen insanlarla bir araya gelerek baskının gerçek sorumlularına karşı verilecek bir mücadele olabilir ancak.

Deniz Güngören



Faruk Sevim Tüm Yazıları

Hükümet zamanında yeterli aşı temin etmemesinin hesabını vermeli

Aşı temini arttıkça, aşılama hızı artıyor, ölüm sayıları azalıyor. Fakat ölen binlerce insanın sorumlusu, yeterli aşıyı zamanında temin edemeyen hükümettir, hükümet bunun hesabını vermelidir.

Aşı temin arttıkça aşıma hızlanıyor, ölüm sayıları düşüyor

Yapılan açıklamalara göre Biontech firmasından gelen aşılar sayesinde aşılama hızı arttı, daha önce günde 100 bine kadar düşmüş olan aşılama sayısı, son 3 günde ortalama 500 bine yükseldi. İki dozu da olan kişi sayısı 14 milyon, tek dozu alan kişi sayısı 7 milyon oldu. Resmi açıklamalara göre hastalığa yakalanan ve sağlığına kavuşan 5 milyon kişi de bu sayılara eklendiğinde, 26 milyon kişi bağışıklık konusunda önemli bir avantaja sahip. 

Bazı ülkelerde 18 yaş altı için de aşılama çalışmaları başladı. Türkiye’de de Ekim ayından itibaren 18 yaş altı için aşılama başlayabilir. Tabi bu aşıların muhtemelen 1 yıllık koruyuculuğu var, o durumda 2022 Ocak ayından itibaren herkesin tekrar aşılanmaya başlaması gerekiyor. Bu süreç, salgının kaynağı bütün dünyada ortadan kaldırılıncaya kadar devam edecek gibi görünüyor.

Aşılama sayıları arttıkça salgının etkisi de zayıflamaya başladı. Gerçek sayılar, resmi açıklamaların çok daha üstünde olmasına rağmen, vaka ve ölüm sayılarında belirgin bir düşüş yaşandığı ortada.

Son üç ayda, aşılama yapılamadığı için ölen insanların hesabını kim verecek

Hükümet, en baştan beri Çinli Sinovac firmasından aşı temini konusunda bir ısrar içerisine girdi. Bu ısrarın sebebi ortadaydı, aşılar yandaş bir firma aracılığı ile getiriliyordu. Muhtemelen daha az komisyon alabilecekleri mesela Biontech firmasından aşı temini konusuna soğuk baktılar. Hatta Biontech aşılarının güvenli olmadığını bizzat Sağlık Bakanı açıkladı.  

Bir yandan da yerli aşı konusunda müjdeler verdiler, 2021 Nisan ayında yerli aşının hazır olacağını ilan ettiler. Bu müjdeleri de boş çıktı.

2020 Aralık ayında Sinovac’tan geleceğini müjdeledikleri aşı 2021 Ocak ayında gelebildi, aşılama yaygın olarak Şubatta başladı, Martta bitti. Çünkü gelen 25 milyon doz aşı 2 ayda tükendi. Sinovac firması Şubat ayında göndereceğine söz verdiği 50 milyon doz aşıyı göndermedi. Türkiye geçen yıl Kasım ayında, Sinovac’tan 100 milyon doz almak üzere Çin ile bir anlaşma imzalamıştı. Aşılar, Çin’in, Ankara’ya, iadesini istediği Uygurlar’la ilgili olarak baskı yapma çabasının bir parçası haline geldi. Yani Çin elindeki aşı imkânını siyasi baskı aracı olarak kullanmaktan çekinmedi.

Hükümet Biontech aşısını çok daha önceden temin edebileceği halde bunu yapmadı, Sinovac’ı tercih etti. Sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Yapılacak yaygın aşılama ile Mart, Nisan, Mayıs aylarında günlük ölüm sayıları 50 seviyesine düşebilecekken, yeterli aşı temin edilememesi sonucu her gün ortalama 300 insan öldü, toplamda 25 bin kişi hükümetin hatalı tercihi nedeniyle öldü. 2,5 milyon kişi hastalığa yakalandı, vücutlarında belki de kalıcı hasarlar oluştu.

Bu facia, örneğin yaşadığımız 1999 İzmit depreminden daha büyük bir insani ve ekonomik kayba neden oldu. Binlerce insan öldü, milyonlarca insan hastalığa yakalandı, insanlar daha fazla aç kaldı, yoksulluk daha fazla arttı. Hükümetin Çin’den aşı temininde ısrarı, ama bunu da becerememesi en az 25 bin kişinin fazladan ölmesine yol açtı. Hükümet bunun hesabını vermelidir.

Aşı karşıtlığına hayır! İşçiler aşı olmalıdır

Bu arada bir kısım aşı karşıtlarının etkisi ile aşı olmayan insanlar da söz konusu. Aşıları özel şirketlerin ürettiği, kâr etmeyi hedefledikleri doğru olmakla birlikte; aşıların sağlıklı olup olmadığı, yan etkilerinin neler olduğu bağımsız bilimsel kuruluşlar tarafından takip ediliyor, bu konuda toplum sürekli bilgilendiriliyor. O nedenle bütün işçilerin, emekçilerin, yoksulların aşı olması gerekir. İnsanların sağlığına kavuşması ve haklarını araması için eylemler ve etkinlikler düzenleyebilmesi açısından bu çok önemli. Bütün emekçiler, işçiler aşı olmalıdır.

Faruk Sevim

[email protected]


Figen Dayıcık Fırat Tüm Yazıları

Irkçılığın halleri: Bir afiş, bir başlık

Küçük, olumsuz bir yargı, olumlu bir yargıdan daha çabuk yayılıyor ve suya atılan taşın yarattığı halkalar gibi büyüyor. Azınlıkta olabilecek ırkçı insanların ve grupların küçücük beyanlarına dahi göz yummamalı. 

Bugünlerde duyduğumuz haberler, yaşanan olaylar maalesef ırkçılığın yükseldiğini gösteriyor. Irkçılığın yükselmesinin son iki örneği:

Suriyelilere dair bir afiş:

"Çok iyi haber, artık güneşli Suriye’ye geri dönebilirsiniz, ülkenizin size ihtiyacı var

Somalilere dair bir başlık:

Somali'den gelen iş insanları ve sığınmacılar, Ankara'nın göbeği olan Kızılay'daki iki sokağı baştan sona kendi ülkelerine çevirdiler.”

Birincisi Danimarka sokaklarından, ikincisi Türkiye’deki bir gazeteden. Bunların ayrıntılarına yazının ilerleyen kısımlarında yeniden döneceğim ama bu düşmanlığın kaynağına bakmak istiyorum.  2. Paylaşım Savaşı sonrası Avrupa’da faşizm bitti derken son yıllarda faşist hareketlerin kendini yeniden yapılandırdığını görüyoruz. Faşist hareketler kendilerini demokrasi içi siyasal hareketler olarak konumlandırmaya çalışıyorlar. 

Fransa'da 1987’de Le Pen'in başında olduğu Ulusal Cephe’nin bir iç broşürü şöyleydi: “Eğer insanları ikna edeceksek onları korkutmaktan ve gücendirmekten kaçınmalıyız. Yumuşak ve ürkek toplumumuzda ölçüsüz yorumlar nüfusun geniş kesimlerinin endişe, güvensizlik ve hoşnutsuzluk hissetmesine neden oluyor. Bu yüzden, herkesin önünde kendimizi ifade ederken kaba veya aşırılıkçı görünen yorumlardan kaçınmak çok önemli. Bir biçimde söylenebilen her şey, halkın kabul ettiği yerleşik biçimde de aynı derecede güçlü şekilde söylenebilir. Dolayısıyla “haydi zencileri denize dökelim” yerine “üçüncü dünya ülkelerinden gelen mültecilerin evlerine dönmesi organize edilmelidir” ifadelerini kullanın.” 

Türkiye’de de faşist hareketin seyri benzer şekilde oldu. 90’lı yılların başları itibariyle Alparslan Türkeş’in büyük bir lider olduğunu, değiştiğini, eski çatışmacı dili terk ettiğini, MHP’ye faşist demenin haksızlık olacağını söyleyen gazeteler, köşe yazarları birbiriyle yarıştı. Bahçeli’nin de aynı övgüleri aldığını biliyoruz. Ama bu büyük bir yanılsamaydı. 

Faşist hareket dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yeni bir söylem, yeni bir dil kullanarak kitlelere ulaşmayı hedefliyordu. Covid-19 pandemi krizi sırasında hızla yayılan çeşitli komplo kurgularının alıcılarının, faşist hareketlerin seçmen tabanı olması da bir rastlantı değil. Avrupa'da bugünkü faşist hareketlerin hemen hepsinin milliyetçiliği esas alarak azınlıklara, göçmenlere ve Müslümanlara karşı milli kimliği koruma gailesine dönüşmüş durumda. Popülist partiler, aşırı sağ ve muhafazakâr partiler hatta kendine sol diyen partiler de seçmenlerini elinde tutmak için yabancı düşmanlığını körüklüyor. 

Suriyelilere kapısını açan ve ev sahipliği yapan Avrupalı devletler Suriyeli mültecileri evlerine dönmesine dair kampanyalar yapıyor. Kopenhag’daki afiş de bunlardan biri. Danimarka’daki Merkez-Sol Sosyal Demokratlar, 2019 genel seçimlerinde popülist Danimarka Halk Partisi'nden aldıkları seçmenleri tutma umuduyla sağcı seleflerinin belirlediği göç ve iltica konusunda katı çizgiyi benimsedi. Başbakan Mette Frederiksen "sıfır" sığınmacı hedefine dair söz verdi. Onun bu sözü ve tutumu Kopenhag sokaklarındaki afişlere kadar yansıdı. Ulusal Cephe’nin iç broşürde söyledikleriyle kısa süre önce Danimarka sokaklarında asılan afiş arasında bir fark yok.

Evine gönderme sözü bize de hiç yabancı değil. Seçmenlerinin ağzına bir parmak bal çalmak için iktidarın, özellikle de muhalefetin sürekli dilinde. Politikacılardan güç alan gazeteler de hiç çekinmeden hem Suriyelilere karşı hem de diğer göçmenlere karşı haber yapıp ırkçı başlıklar atıyor. Onlardan biri de Sözcü gazetesi. Gazetenin,15 Nisan’daki Somalilere dair yaptığı haberin yayımlanmasından beş gün sonra bir grup ırkçı saldırgan, haberde adı geçen sokaktaki Somalililerin işyerlerine saldırdı.

Bugünlerde Suriye’de sözde seçim hazırlığı yapılıyor, bu seçim bahane edilerek Suriyeliler hala savaşın devam ettiği Suriye’ye gönderilmeye çalışıyor. Savaştan, vahşetten kaçan Suriyeliler emekçiler, ezilenler geleceğe dair kaygılı. Suriye’de yıllardır pek çok emperyalist gücün desteğiyle Esat dimdik ayakta, kapitalistler, işgalciler rahat. Ülkede ve ülke dışındaki Suriyeliler ise her halükârda mağdur. 

Yazının başında dediğim gibi ırkçıların, faşistlerin sözlerini, yaptıklarını ifşa ederek, yaygınlaştırarak, eleştirerek kötücül politikalarını ve tutumlarını bıkmadan usanmadan dile getireceğiz ki habis bir ur gibi büyümesinler. 

Suriyeliler ve tüm göçmenler kardeşimiz, faşizme geçit yok.

Figen Dayıcık Fırat

Kaynakça:

* Mark L Thomas, Günümüzde Avrupa’da Faşizm,  Enternasyonal Sosyalizm.

*https://marksist.org/icerik/Haber/15875/Sozcu-hedef-gosterdi,-irkcilar-saldirdi

*https://www.yenicaggazetesi.com.tr/danimarka-suriyeli-multecileri-gondermek-icin-bu-afisleri-asiyor-bakin-afislerde-ne-yaziyor-446729h.htm

*https://www.enternasyonalsosyalizm.org/gunumuzde-avrupada-fasizm.html



Hakan Tahmaz Tüm Yazıları

Biden görüşmesi ve siyasi aymazlık

Bugünlerde dünyanın nabzı NATO Zirvesinin yapıldığı Brüksel’de atıyor. Son birkaç yıldır türbülansta olan NATO’nun gelecek 10 yılı masada. Donald Trump döneminde ciddi güç yitiren NATO’nun işlevi 79 madden oluşan sonuç bildirisiyle yeniden tanımlandı.

NATO Zirvesini Türkiye için ayrıca daha bir önemli kılan, ABD seçimleri sonrasında uzun süredir beklenen Başkan Joe Biden’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bu zirve sırasında görüşmesi oldu.

Erdoğan’ın, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron,   İngiltere Başbakanı Boris Johnson,  Almanya başbakanı Angela Merkel,  Hollanda Başbakanı Mark Rutte ve Yunanistan Başbakanı Kiriyakos Miçotakis ile de ikili görüşme dış politikadaki sıkışmışlığı rahatlatma çabası hafife alınamaz.

Anlaşılan başkan Donald Trump ile kan uyuşmasının getirdiği avantajla rahat sürdürülen ilişkilerin, yeni başkan döneminde aynı rahatlığa sahip olmayacağı çok açık. Dış politika sorunlarıyla ciddi başı ağrıyan ve sıkışan Türkiye’nin makas değişikliği göze çarpıyor.

Zirve öncesi yetkililer; iki liderin görüşmesinde Türkiye, ABD ilişkilerini ilgilendiren tüm konuların ele alınacağını açıkladılar. Bunları; Afganistan, Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve S- 400 konu başlıkları ve bölgesel gelişmeler hatta 24 Nisan Ermeni soykırımı  olarak kamuoyuna yansıtılmıştı.

Toplam 48 dakika süren bir görüşmeden bütün bu başlıklarda ele alınmasının ve sonuçlandırılmasının imkansızlığı ortadaydı.  Cumhurbaşkanı çevresinin yaratılmak istediği beklentiye uygun bir sonuç çıkmadığı toplantı sonrası iki liderin açıklamasından çok net anlaşılıyor. Bunun değerlendirmesini sonraya bırakalım. Zaten  NATO toplantısının ve ikili görüşmelerin sonuçlarının bütün boyutlarıyla ve yönleriyle açığa çıkmasının zamana ihtiyacı var. Şimdilik top taca atıldı.

Bu yazıda  NATO Zirvesi öncesinde Ankara’nın Trumpcılıktan”, “Bidenciliğe”  geçişte masaya sürdüğü Afganistan’a asker gönderme önerisi üzerinden durmak istiyorum. Bu  Türkiye’nin içine yuvarlandığı çukurun çok açık ve somut göstergesi.

Afganistan’a daha fazla asker

Türkiye dış politikada abandone olmuş bir durumda. Bidenciliğe adapte olma öncesinde, Mavi Vatan,  Doğu Akdeniz ve S-400 konularında başarısızlığı açığa çıktı. Muhalefetin politikalarının ise ne olduğu bilinmiyor, alternatif politikaları olduğu da çok meçhul. İktidar, NATO’ya Afganistan’a asker gönderme önerisi yapıyor. Irak Kürt Bölgesel Yönetimine bağlı yerlerde bir dizi egemenlik ihlaline yol açan yeni siyasi ve askeri operasyonlar yapıyor. Muhalefet, bütün bunlara ilişkin sıradan bir itiraz cümlesi dahi kurmuş değil.

Ankara savaş ve çatışma bataklığında yüzmekte sınır tanımıyor. Askeri gücünü pazarlıyor. Bunu siyaset sanıyor. Ülkedeki muhalefet ise bu konuları duymazlıktan geliyor. Bunun nedeni ne olabilir? Milli politika aldatmacası bu olsa gerek. Üstelik Taliban’ın, Türkiye’nin bu konudaki önerilerini reddettiği, yani çatışma ve ölüm olasılığının arttığı koşullarda.

ABD Başkanı Joe Biden, Afganistan’dan askeri güçlerin çekilmesi işleminin 11 Eylül saldırısının yıldönümünde tamamlanacağını duyurdu, sonrasında Türkiye taşeronluğa aday oldu.

Türkiye halihazırda Afganistan’da 500 askerle yer alıyor. ABD askerlerinin çekilmesi sonrasında, Türkiye askerleri kalırsa, asker sayısının çoğaltılacağı görünüyor. Bunun için savunma Bakanı Hulusi Akar “şartları olduklarını” açıkladı. Bunları “siyasi, mali ve lojistik destek” biçiminde sıraladı. Pentagon Sözcüsü John Kirby “havaalanındaki güvenliğin, uluslararası diplomatik varlığın sürdürülebilmesi için önemli olduğunu” açıkladı.

Bugünkü Afganistan, Amerika’nın eseri. 11 Eylül saldırısının yaşattığı şokla, Türkiye’nin de dâhil olduğu uluslararası koalisyonu arkasına alarak bu ülkeyi işgal eden ABD, şimdi çekiliyor. Tabii devirdiği Taliban’a iktidar yolunu açacak bir anlaşmayla.



Melike Işık Tüm Yazıları

İsrail ordusu ve işgal

19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan Siyonizm, Avrupa’da baskı ve şiddetle karşılaşan Yahudiler için “vaat edilmiş topraklarda” bir devlet kurma umudu taşıyordu. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Siyonist lider Haim Weizman, İngiltere ile anlaştı ve İngiltere'nin çıkarlarını koruma şartıyla Yahudiler için Filistin'de yerleşme sözü aldı.

Savaştan sonra İngiltere Filistin dahil pek çok Ortadoğu toprağını ele geçirdi. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, 1917 yılında uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden Lord Rothschild'e yazdığı bir mektupta Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için İngiltere’nin gereken desteği vereceğini bildirdi. ‘Balfour Deklarasyonu’ olarak anılan bu bildirge, İsrail’in kurulması yönündeki önemli adımlardan biri oldu.

İsrail’in kuruluşu

Filistin, Yahudi göçmenlere resmen açıldığında Avrupa’daki anti-Semitizmden kaçan Yahudiler Filistin’e göç etmeye başladı. 1947’e gelindiğinde Yahudiler, Filistin nüfusunun üçte birini oluşturuyordu. Nüfusun üçte ikisini hala Filistinliler oluştururken Siyonist Yahudilerle yerli Filistinliler arasındaki gerginlik git gide artıyordu. Siyonistler, Araplarla Yahudilerin bir arada yaşadığı demokratik bir devlet kurulmasını kabul etmediler. Filistin’i Arap ve Yahudi devletlerine bölme fikri ise Filistinli Araplar tarafından reddedildi. 

14 Mayıs 1948’de İsrail devleti Ben-Gurion önderliğinde ilan edildi. ABD, Orta Doğu’da kendi çıkarlarının temsilcisi olarak gördüğü bu işgal devletini hemen tanıdı. Yerli Filistinlilerin, hala Filistin nüfusunun çoğunluğunu oluşturması, herhangi bir devlet değil; fakat bir ‘Yahudi Devleti’ kurmak isteyen Siyonistler için büyük bir problemdi. Siyonistler İsrail devletini kurarken bu “problemi” ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yaptı. 

1947-1948 yılları arasında binlerce yerli Filistinli öldürülürken yüzlerce Filistinli yerleşim yeri tahrip edildi. 750.000 Filistinli ise doğduğu topraklardan sınır dışı edildi ya da kaçtı. 1949’a gelindiğinde Filistin topraklarının %80’i işgal edilmişti. 

Bugün, İsrail işgalciliğini sürdürürken İsrail toplumunda ırkçılık, önemli bir görev görüyor. Öyle ki Filistinli direnişçilere gösterilen “terörist” damgasının yanı sıra İsrail toplumunda İsrail vatandaşı olan Araplara karşı da büyük bir nefret söz konusu. Bu nefret, İsrail devletini ayakta tutan, emellerini gerçekleştirmek için her türlü şiddeti meşru kılabilen bir nefret. Anketler gösteriyor ki, İsrail toplumunun büyük çoğunluğu, İsrail vatandaşı olan Arapları dahi bir tehdit olarak görüyor ve İsrail’de üçüncü sınıf vatandaş olarak yaşayan Arapları, kendileri için bir tehlike olarak görüyor. Bu ırkçılık, bir ‘Yahudi devleti’ kurmayı esas alan Siyonizm’in ayrılmaz bir parçası.

İsrail ordusu

İsrailli Yahudilerin 2014’teki Gazze saldırısını %96’sı, Lübnan saldırılarını ise %95’i destekledi. Bu oranlar gösteriyor ki ordu, İsrail toplumunda hiçbir kurumun sahip olmadığı bir desteğe sahip. Pek çok devlet, toplumu kontrol etmek için tüm gücüyle çabalamasına rağmen böyle bir desteği sağlayamıyor. İsrailli Yahudilerin orduya duyduğu bağlılık ordunun ulusal kimliğin inşasındaki temel rolünde yatıyor. 1948’den beri hiçbir devletin girmediği kadar savaşa giren İsrail toplumu için savaş, normalleşmiş ve kabullenilmiş durumdayken ordunun saldırılarını meşrulaştırabilmesi pek de şaşırtıcı değil.

İsrail kurulurken farklı ülkelerden göç etmiş, farklı diller konuşan, farklı inançlara sahip Yahudilerin, Siyonistlerin istediği gibi tek bir ulus haline gelmesi oldukça zor görünüyordu. Bu noktada İsrail ordusu, Yahudi toplumlarını birleştirmede temel görevi üstlendi. Pek çok Batılı devlet için bir ulus yaratmak yüzlerce yıl alırken, İsrail Ordusunun basıncıyla bu süreç hızlandırıldı. Ordu, bir ulus yaratmak için halkı eğitme sürecini yöneten kurum oldu. 1948’den beri İsrail’de pek çok şey değişti. Yöneticiler değişti, dinin siyasetteki konumu değişti. Fakat İsrail’in temelinde yatan kurum, ordu, etkisini yitirmedi ve pek çok toplumsal bölünmeden muaf kaldı.

Pek çok devlette ordu, askeri çıkarları koruma, politik ve ekonomik çıkarlar elde etme ve milliyetçiliği besleme gibi görevleri yerine getirir. Gelgelelim İsrail ordusu, eğitimden gündelik yaşama hayatın her alanını kuşatmış durumda. Ordu, kendi başına sahip olduğu gücün yansıra diğer kurumları da kontrol etme gücünü taşıyor. Okullarda, üniversitelerde, sanayide, adliyelerde hemen hemen her yerde askere rastlamak oldukça olağan. Kapitalizmin egemen olduğu her yerde geleceğin işçilerini yetiştirmek büyük bir önem taşır. İsrail’de bununla birlikte, geleceğin askerlerini yetiştirmek eğitim sisteminin en temel gayelerinden. İlkokuldan üniversiteye eğitimin her aşamasında ordunun gücü ve etkisi mevcut. 

‘An Army Like No Other’ kitabının yazarı Haim Bresheeth-Zabner: “İsrail barıştan, savaştan korktuğundan daha çok korkuyor” diyerek savaşın İsrail toplumunda ne denli normalleştirildiğini ifade ediyor. Öyle ki İsrail toplumu bir barışın gerçekleşemeyeceğine, kendi iyilikleri için sürekli savaşmaları gerektiğine ikna edilmiş durumda. Oysa yazarın da ifade ettiği gibi İsrail Ordusu, sadece Filistinlilere değil; İsraillilere de zarar veriyor. 

Her ne kadar hem Siyonistler hem de antisemitler tarafından öyle gösterilmeye çalışılsa da bu savaş, Yahudilerle Araplar ya da Musevilerle Müslümanlar arasındaki bir savaş değil; ABD emperyalizmi tarafından desteklenen, dünyanın en modern silahlarına sahip ordularından biriyle toprakları işgal edilen Filistin halkının eşitsiz mücadelesi. İsrail, kurulduğu günden beri Filistinliler öldürülüyor, baskılanıyor, göç etmeye mecbur bırakılıyor. Buna karşılık Filistin halkı da özgür bir Filistin için direnmeye devam ediyor. Hükümetler, İsrail’le ekonomik ve siyasi ilişkilerine zarar vermemek adına Filistin halkının mücadelesini görmezden geliyor, daha da kötüsü İsrail’in işgaline destek veriyor. Hükümetlerin tavizlerle dolu yaklaşımına karşı Filistin’in özgürlüğü için birleşik bir mücadele yürütmek şart. 

Melike Işık


Meltem Oral Tüm Yazıları

Kadın grevi tartışmalarına bir not

2016’da Polonya’da hükümetin kürtajı tamamen yasaklama girişimine karşı kadınlar grev çağrısı yapmıştı ve 60 farklı noktada milyonlarca kadının katılımıyla sokak eylemleri gerçekleşmişti. İki hafta sonra Arjantin’de kadın cinayetlerine karşı grev çağrısı yapılmış ve bir saatlik iş bırakmaya ek olarak “bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganını dünyaya duyuran büyük bir eylem düzenlenmişti.

2016 yılındaki bu iki kadın grevi çağrısı ve kitlesel gösteri sonraki yıl Uluslararası Kadın Grevi çağrısının itici gücü oldu. ABD’de Trump’ın göreve başladığı gün yapılan kitlesel kadın eylemlerinin de etkisiyle ABD başta olmak üzere birçok ülkeden kadın özgürlüğü aktivistlerinin, feminist ve sosyalist örgütlerin çağrısıyla 8 Mart’ta uluslararası bir grev örgütlenmesi hedeflendi. 2020’ye dek üç yıl boyunca “kadınsız bir gün”, “kadınlar durursa dünya durur” gibi ana sloganlar etrafında ABD, İspanya, İtalya, Arjantin gibi ülkeler başta olmak üzere ortalama 60 ülkede grev ve sokak gösterileri düzenlendi. Eylemlerin bir kısmının kitleselliği küresel kadın hareketi için yeni bir momentin içinde olduğumuzun en önemli işaretlerinden biriydi. 2018’de İspanya’da sadece Madrid’de bir milyon, diğer şehirlerde ise yüz binlerle ifade edilen sayılarda katılımın gerçekleştiği eylemler oldu. 

Farklı deneyimler

Bu yıllarda farklı ülkelerde yapılan grev ve gösterilerin hepsi birbirinden farklı deneyimlerdi. Öne çıkan politik vurguların yanı sıra grevlerin niteliği ve gösterilerin kitleselliği de her yıl ülkeden ülkeye farklılık göstermişti. İspanya’da 2017’de daha sembolik düzeyde yapılan iş bırakma sonraki sene daha yaygın bir greve dönüşmüştü. Genel olarak grev çağrısı yapılan ülkelerde birkaç saatlik iş bırakmaya eşlik eden kitlesel sokak gösterileri düzenlendi. Yani esas itibariyle farklı ülkelerde o yılların 8 Mart’ına etkisini veren şey sokak eylemlerindeki kitlesellikti. 

Grev çağrılarının kapsamına yeniden üretim sürecinde kadınların ücretsiz emeğinin yani ev işleri, çocuk, yaşlı, hasta bakımı, seks gibi başlıkların ve tüketim boykotunun dahil edilmesi özellikle sosyalist çevrelerde tartışma konusu oldu. Türkiye’de de yeniden üretimin ve ancak birer protesto mahiyetinde olan pratiklerin grev kapsamına sokulmasının, işçi sınıfının burjuvazi karşısında üretimden gelen gücünün ifadesi olan grevin anlamını boşalttığını düşünenler ve bu nedenle bir kadın grevi örgütlenmesine esastan itiraz edenler var. İtirazların bir kısmı işçi sınıfı mücadelesini salt bir ücret mücadelesine indirgeyerek ekonomizm yaparken bir kısmı da yaşadığımız güncel koşulların bağlamını görmezden geliyor ve uluslararası deneyimleri mutlaklaştırıyor. 

Son yıllarda küresel çapta kadın ve iklim hareketlerinin, işçi sınıfının tarihsel mücadele aracı olan grevi hem sembolik hem de somut olarak benimsemiş olması bu hareketlerdeki radikalleşmenin ve antikapitalist çizginin etkisinin bir göstergesi. Bu hareketlerin içindeki birçok farklı fikirle hem birlikte mücadele etmek hem de sosyalist bir perspektiften tartışmak mümkün. Emeğin, grevin niteliği, üretim-yeniden üretim ilişkisi, kadınların ezilmesinin kapitalizmle bağı ve başka birçok başlıkta hareketin içinde tartışmamız gerekli. Ancak bu tartışmaların hiçbiri bir grev örgütlemenin önünde engel değil. İş yerlerinde bir kadın grevinin gerçekleşmesi için çabalamak, sendikalara basınç yapmak, hareketi iş yeri temelli bir grev fikrine kazanmak yerine, yeniden üretimi de grev kapsamında görenler var diye grevin örgütlenmesine set çekmek mücadeleyi daraltan bir yaklaşımdır. 

Meltem Oral









Roni Margulies Tüm Yazıları

Devlet mi Mafya mı

Hamit Bozarslan ile bir söyleşi yayınlandı Gazete Duvar’da geçen hafta. Söyleşinin her satırı ilginç ve düşündürücü. Bozarslan, “Sedat Peker’in bu büyük tablo içinde sadece bir kenar notu olduğunu unutmayalım. Çok önemli ama sadece bir kenar notu” diyor; Peker ile Kolombiyalı narkotik karteli lideri Pablo Escobar arasında paralellikler buluyor (“Escobar hem bir isyancı, hem bir lider, hem bir feylezof iddiası taşıyordu ki, Peker’de de tüm bu iddiaları görüyoruz”); Peker’in milyonlar tarafından adeta sempatiyle izlenmesini şöyle izah ediyor: “‘İhanet etmiş babaya’, -ki bu, başkalarını da döven bir baba- eril bir söylemle isyan eden oğulun kahraman olarak görülmesi geleneği Osmanlı’da zaten vardı. Efeler, Çukurova isyancıları, Kozanoğulları gibi pek çok örnek sıralayabiliriz. Bunların çok büyük bir kısmı halkla teması olan, halk direnişini temsil eden kişiler değildi. Sultanla, tiranla, diktatörle paktın bozulması nedeniyle, ama halk direnişiyle alakasız biçimde karşı çıkan birine yönelik sempati hem tehlikelidir, hem de bir muhalefetin oluşmadığının, egemen karşısındaki güçsüzlüğün göstergesidir.”

Bunlar ve Bozarslan’ın değindiği bir dizi başka konu, dediğim gibi, ilginç ve düşündürücü. Ama beni en çok devlet hakkında söyledikleri ilgilendirdi.

Söyleşinin en başlarında Bozarslan şöyle diyor. “Türkiye’de en azından legal, rasyonel boyutta bir devlet yok. Hatta bildik anlamda bir rejimden söz etmek zor. Var olan şey daha ziyade bir fesat kumkuması.”

Hemen sonraki soruyu cevaplarken aynı temayı sürdürüyor: “Susurluk döneminde ‘üniformalı çete’ diye bilinen ama aslında 7-8 ayrı çete vardı. Yani tek bir Susurluk çetesi yoktu. Paramilitarizasyonun son derece hızlandırılmış olması ve para-ekonominin gelişmesinden dolayı büyük ihtimalle şu anda da devletin içinde sadece bir-iki değil, çok daha fazla çete yapılanması var. Organik bir şekilde birbirlerine bağlı oldukları halde bir yandan da büyük bir fesat kumkuması olarak birbirlerinin kuyusunu kazan çeteler bunlar.”

Cumhurbaşkanı’nın rahat olup olmadığıyla ilgili bir soruya verdiği cevapta şöyle diyor: “PÖH ve JÖH’lerde Soylu son derece önemli bir aktör ve bu güçler hiyerarşik olarak kendisine bağlı. Diğer yandan işin Suriye’deki bazı cihatçı grupların bağlı olması muhtemel MİT boyutu, SADAT boyutu var. Birbiriyle ayrışan ve birleşen çok boyutlu bir kumkuma var ortada. O yüzden herkes tedirgin.”

Nihayet, “Bugünkü vaziyeti tarihsel bağlama oturttuğumuzda nasıl bir tablo çıkıyor ortaya?” sorusunu cevaplarken Abdülhamit döneminden günümüze kadar gelen bir devamlılık tablosu çiziyor Bozarslan:

“İttihat ve Terakki gün ışığında faaliyet gösteren ama tamamen gizli bir çete, paramiliter bir örgüttü. O devirden 1960 ve 70’lerdeki komando kamplarına ve bugüne kadar çok uzun süreli bir devamlılık var. Bu süreç boyunca devletin legal, rasyonel bir yapı olarak ortaya çıkışı son derece istisnaidir... Abdülhamit’ten beri legal-rasyonel bir devlet olgusu yok. Maddi imkânlar arttıkça, rasyonel devletin oluşma imkânları da azalıyor. Susurluk aynı zamanda buydu. O dönemde Türkiye’deki uyuşturucu ticaretinin cirosu 40 milyar dolardı. Buna bir de savaşın getirdiği güvenlik rantını ekleyince ortaya çok ciddi bir meblağ çıkıyor. Devlet içindeki fragmantasyon, çeteleşme bu pastanın büyümesiyle daha da hızlanıyor ve kanlı bir boyut kazanabiliyor. Son on yıldaki paramiliterleşme de özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra daha da derinleşti ve pasta çok büyüdü. Bu pasta sadece uyuşturucuyla değil ihalelerle, güvenlik rantıyla, Suriye ve Libya savaşlarıyla muazzam bir boyuta vardı. Hem maddi hem de sembolik kaynakların artması, kesifleşmesi, bu kaynaklara talip olan aktörlerin artması anlamına geliyor. Bu aktörler aynı zamanda paramiliter veya para-ekonomik bir yapıya sahip oldukları için devletin rasyonelleştirilmesi neredeyse imkânsız hale geliyor.”

Bozarslan söyleşisiyle aynı gün yine Gazete Duvar’da Ali Duran Topuz’un “Mafya’nın Konuştuğu Gün” başlıklı yazısını okudum. Yine ilginç ve düşündürücü bir yazı.

“Yok,” diyor Topuz yazının ilk cümlesinde “Yok, Sedat Peker’in video ve paylaşımlarını kast etmiyorum başlıkla.” Üç başka kişiyi/konuyu kast ediyor. Birincisi, “Kürtçe eğitim pedagojiye uygun değil” diyen Muharrem İnce; ikincisi, Hasan Saltık’ın cenazesiyle ilgili olarak “Kadın-erkek aynı safta namaz kılmak İslam'ın neresinde?” diye soran gazeteci Taha Hüseyin Karagöz; üçüncüsü, Varlık Vergisi’ni öven Rüşdü Saracoğlu. Topuz’a göre, “Üçü de ‘Hani yaptık ya, yine yaparız’ diyor özetle. O dili [Kürtçe] yok edeceğiz, unutturacağız. O inanışı [Alevilik] yok edeceğiz, unutturacağız. O azınlıkları [gayrımüslimler] yok edeceğiz, unutturacağız.”

Ve şöyle bitiriyor: “Üçü de hukuku çiğniyor. Üçü de göstere göstere yapıyor. Sonra da kalkmış sadece Sedat Peker filan mafyaymış sanmamız isteniyor.” Yani, demiş oluyor Topuz, mafya Sedat Peker’den ibaret değil, her tarafımız mafya. Üstelik, demiş oluyor, Kürt, Alevi ve gayrımüslim sorunlarını mafyatik yöntemlerle çözen devletimizin bizzat kendisi mafya.

Çok boyutlu kumkuma

Bozarslan söyleşisiyle Topuz’un yazısı aynı gün yayınlandı. Bunları arka arkaya okuyan kişi ne düşünecektir? Türkiye’de legal ve rasyonel bir devlet yoktur, hatta “rejim” bile yoktur; devlet sadece halkla ve birbirleriyle savaşan çeşitli haydutlardan/çetelerden/mafya babalarından oluşan çok boyutlu bir kumkumadır, paramiliter aktörlerin illegal alanlardan edilen kârları paylaşma mekanizmasıdır.

Doğrusu, Bozarslan’la Topuz’un dile getirdiği yaklaşıma sempati duymamak zor! Türkiye’nin bir eşkiya sürüsü tarafından yönetildiğini düşünmek çok da zor değil çünkü: Çevremizde olan biten her şey bunu gösteriyor gibi. Bazılarımız bunun 1923’ten beri böyle olduğunu düşünecek, bazılarımızsa AKP hükümetiyle bu hâle geldiğimizi iddia edecektir, ama bu “mafya devlet” görüşü sanırım hiçbir Türk’e çok yabancı veya çok yanlış gelmeyecektir.

Sokaktaki vatandaşın “mafya devlet”, “fesat kumkuması” gibi kavramları makul ve anlaşılır bulması güzel bir şey. Bunların siyasî ajitasyon malzemesi olarak kullanılmasına da hiç itirazım olmaz. Ama bunun ötesinde bu yaklaşım ve kavramların yanlış ve yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Mafya, çete, fesat ve kumkuma kelimelerini bu kadar vurgulamak, kapitalist devletin aslında iyi, düzgün, dürüst, makul ve rasyonel bir şey olduğunu, fakat maalesef Türkiye’de böyle olmadığını ima ediyor. (“İma ediyor” diyorum, çünkü Bozarslan’la Topuz böyle bir şey iddia etmek isterler mi, bilemiyorum.)

Kapitalist devletin iyi, düzgün, dürüst, makul ve rasyonel bir şey olmasını beklemek için teorik bir neden olmadığı gibi, güncel ve somut devletler de böylesi bir beklentinin anlamsızlığını kanıtlıyor.

Devleti toplumun bütününe hizmet sunan bir hayır kurumu olarak düşünmüyorsak (Bozarslan’la Topuz’a böyle düşündüklerini varsayarak hakaret etmek istemem), Lenin’de biraz kaba ama son derece özlü ifadesini bulan Marksist devlet teorisine dayanmamız gerekir.

Engels devletin tarihsel olarak ortaya çıkışını anlatırken, toplumun bütününün gerektiğinde silahlanarak kendini koruduğu klan toplumlarından sınıflı topluma geçilmesiyle devletin gerekli hâle geldiğini anlatır: Sınıflar arasında denge ve barış sağlamak için değil, bir baskı aracı olarak. 

“İkinci ayırt edici özellik, bizzat silahlı bir güç hâlinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşudur. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü sınıflara bölündükten sonra, halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız hâle gelmiştir... Bu kamu gücü her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil, maddî eklentilerinden, klan toplumunun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından da oluşur...”

Ve Engels’in yukarıdaki sözlerini alıntıladıktan sonra Lenin şöyle devam eder:

“Engels, toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan ve devlet denilen bu ‘güç’ kavramını geliştirir. Bu güç aslen neden oluşur? Elleri altında hapishaneler vb. bulunan özel silahlı adam müfrezelerinden.”

İyi kalpli devlet

Devlet, özetle, bir sınıfın çıkarlarını diğer sınıflara dayatmak için kullanılan silahlı bir güçtür; egemen sınıfın egemenliğini dayatmak için kullandığı bir araçtır. Bizzat ortaya çıkışı, toplumun küçük bir kesiminin artık çalışmadan, üretime katkıda bulunmadan, başkalarının ürettiği üründen bir pay alarak yaşamını sürdürebilir hâle geldiği gün gerekli olmuştur. Ve ortaya çıktığı tarihsel ândan itibaren devlet mevcut üretim ilişkilerinin sürmesini sağlamak için şiddet kullanma tekelini elinde tutmaya çalışmış, gerektiğinde gerektiği kadar ve gerekli tüm yöntemlerle şiddet kullanmıştır.

Bunu yaparken devlet bazılarına “fesat kumkuması” ve “mafya devlet” olarak görünür, bazılarına “düzenin, rasyonalitenin ve legalitenin koruyucusu” olarak. Sınıflı toplumda ortaya çıkan sınıfsal bir aracın farklı sınıflar tarafından farklı görülmesi doğaldır.

Uzun lafın kısası, şiddet kullanmayan, mafyalık yapmayan, hep legal ve rasyonel davranan bir devlet beklentisini garip buluyorum. Bir zamanlar “çarpık kapitalizm” diye bir kavram vardı. “Çarpık olmasa iyiydi de, bizdeki çok çarpık, o yüzden kötü” gibi garip bir anlayışı yansıtırdı. “Mafya devlet” kavramı da biraz öyle geliyor bana: “Ah be, şöyle iyi kalpli, efendi bir kapitalist devletimiz olsaydı, ne güzel olurdu!”

Olmuyor arkadaşlar, kapitalist devlet iyi bir şey olamaz, doğası icabı olamaz.

Deviririz, yerine başka bir şey yaratırız. O zaman olur.

Roni Margulies

[email protected]



Sibel Erduman Tüm Yazıları

‘Yasadışı’ geçişten 52 yıl hapis cezası

Geçen yıl 27 Şubat'ta Reuters haber ajansının geçtiği haberde, ismi açıklanmayan üst düzey bir Türkiyeli yetkili, Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin artık karadan ve denizden Avrupa'ya ulaşmalarının durdurulmaması kararını aldıklarını söylemişti. Yetkili aynı zamanda sahil güvenliğe ve sınır polisine mültecileri engellememe emri verildiğini de sözlerine eklemişti.

Bu haberin ardından Türkiye'deki mülteciler Türkiye-Yunanistan sınır kapısı Pazarkule'ye doğru gitmeye başladılar. Ertesi gün açıklama yapan Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek. Neden? AB’nin sözünde durması lazım. Biz bu kadar mülteciye bakmak, onları beslemek durumunda değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Zor şartlarda sınır kapısında bekleyen mülteciler için Edirne halkı ve Hepimiz Göçmeniz başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları mültecilerin yiyecek, su, battaniye gibi temel ihtiyaçlarını sağlamak ve konuyu haberleştirmek için seferber oldu, sınır kapısında bekleyen mültecilerin yanına gitti. Kendileriyle konuşulan mülteciler Yunanistan’a geçme kararlılıklarını vurguluyorlardı.

Bu süreç içerisinde Yunanistan, pek çok kez Ege denizi üzerinden geçmeye çalışan mültecilerin botlarını batırdığı iddiasıyla gündeme geldi. Hatta Report Mainz, Lighthouse Reports ve Alman Der Spiegel'in ortak araştırmalarına dayandırdıkları bir haberde, geçtiğimiz yılın Mayıs ayında, Yunan sahil güvenlik gemisinin bir grup mülteciyi şişme bir cankurtaran salıyla Türk karasularına doğru çektiği ve sığınmacıları açık denizde kaderlerine terk ettiği anlatılıyordu.

Bir tarafta Türkiye’nin mülteciler için yeteri kadar para ödemediğini söylediği Avrupa Birliği’ne, sınırları açınca neler olabileceğini gösterme girişimi, diğer tarafta Avrupa Birliği’nin kendi yasalarına uymayarak mültecileri Türkiye’de ‘bekleme odasında’ bekletmesi, geçen yıl Yunanistan-Türkiye sınır kapısında yaşanılan trajediye neden oldu. Bu arada bir kısım insan Yunanistan’a geçebildi.

İşte şimdi Yunanistan’a ailesiyle birlikte geçenlerden Suriyeli bir kişi (adı verilmiyor), Yunan mahkemesi tarafından ‘yasadışı’ olarak ülkeye girmekten 52 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yunanistan, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak topraklarına giren ve mültecilik başvurusu yapanları kabul etmek ve durumunu değerlendirmek durumundadır. Böyle diyoruz ama Yunanistan’ın böyle bir cezayı neye göre verebildiğini bilmiyoruz. Bu yazının amacı da kanunlara uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak değil. Çünkü Avrupa Birliği zaten Suriye savaşından itibaren kendi yasalarına uymuyor. Dolayısıyla yasalar ‘askıda’. 

Mülteciler pandemi öncesi de bir krizin cisimleşmiş haliydi. Avrupa’nın ‘mülteci’ krizi (Türkiye’yi de dâhil edebiliriz) sınıra dayanan mülteci sayısından doğmuş gibi gözüküyor. Ama aslında mesele gelenlerin gitgide artması değil; mülteciler daha önce kriz olmayan yere kriz taşımadılar. Daha ziyade gittikleri ülkede kurucu mahiyette ama gizli, bastırılmış, görünmeyen bazı sorunları şiddetlendirip görünür hale getirdiler. Yani hiçbir yerde olmayan ırkçılığın ‘binlerce insanın akın etmesiyle’ baş göstermesi söz konusu değil. Türkiye için de böyle bir durum söz konusu. 

Hükümet mülteci meselesinde Türk kültürünün yardımsever, misafirsever olduğuna dair söylemlerine yaslanıyor. Ancak, geçen seneki olayda insanları bir deneme tahtası gibi sınıra sürmeleri ve pazarlık konusu yapmalarında görüldü ki, Suriyeli ve diğer sığınmacıların Türkiye’de zorunlu olarak kalmasıyla ortaya çıkan bu sözde misafirperverliğin altı boş. 

Aslında zaten hiçbir zaman misafirperverlik söz konusu olmadı. 1941 yılı Aralık ayında Hitler’den kaçıp gelen bir gemi dolusu Yahudi’yi kabul etmeyip denizin ortasında açlık ve susuzluktan ölmeye bırakmalarını düşünün.

Muhalefet partilerine gelince, şimdiye kadar bir şekilde genel bir milliyetçiliği elden bırakmadılar (Türkiyelilerin bir de ırkçı olmadığı söylenir hep). Suriyeliler ile birlikte ırkçı söylemleri gayet açık ve net bir şekilde söylemekte bir beis görmediler ve görmüyorlar. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmaması diye bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi zaten. Türkiye’de yaşayan ‘Türk’ olmayanlar, ama Türk vatandaşlığına sahip olanlar, her zaman hedef tahtası oldular ve katledildiler. Dolayısıyla mültecilerin doğurduğu bir kriz olmaksızın bir ‘mülteci krizi’ yaşanıyor, gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de. 

Aslında mülteciliğe ve içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yaşadığımız sorunlara herhangi bir siyasi çözümün yokluğu, gerçek anlamda siyasetin yokluğu anlamına geliyor, bizler buna tanık oluyoruz. Mültecilerle cisimleşen sorunun hukuki bir çözümü yoktur (konu başlığında da görüldüğü gibi). Bu insanların korunmaya ihtiyacı olduğunu pekâlâ herkes biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Sorun siyasidir.

Sibel Erduman



Tuna Emren Tüm Yazıları

İklim zirvesi palavraları

ABD ev sahipliğinde, Joe Biden tarafından düzenlenen İklim Zirvesi’nde liderler yine krizi hiç anlayamadıklarını gösterdiler.

Ama önce acı tabloyu özetlemeye çalışayım. İklim krizi hızlanıyor, krizin vahametini artıran kritik eşikler bir bir geçiliyor ve geri dönüşü mümkün olmayan bu eşiklerde devreye giren sistemsel döngüler ısınmayı daha da hızlandırıp artırmaya devam ediyor. Uzmanlara göre, bu hızla devam edersek 2049’da atmosferdeki CO2 yoğunluğu öyle artacak ki artık frene basmak için geç kalacak,  yaşanamaz bir dünyaya ilerlemek zorunda kalacağız.

Gelelim zirveye… 22-23 Nisan’a damgasını vuran zirvede ABD, emisyonlarını 2030’a dek – 2005 seviyesine kıyasla – yarı yarıya azaltma taahhüdünde bulundu. Japonya 2030’a kadar – 2013’e kıyasla – yüzde 46, Kanada ise aynı tarihe kadar – 2005’e kıyasla – yüzde 40-45 azaltıma gideceğini bildirdi. Çin 2030 taahhüdü vermedi, 2060’ta emisyonlarını sıfırlayacağını söyledi; Brezilya da aynı palavrayı tekrarlayarak tarihi 2050’ye çekti. Güney Kore, detaylarını vermediği bir 2030 azaltım hedefi olduğunu belirtti; Putin’in dolambaçlı ifadelerinden anlayabildiğimiz kadarıyla Rusya da azaltım yapmayacağını duyurdu. 

Erdoğan’ın Millet Bahçeleri, Cengiz Holding’in orman talanı

Zirvedeki konuşmasında Erdoğan tek bir gerçek taahhütte bulunmazken Millet Bahçeleri ile övündü. O sırada taş ocağı uğruna (Cengiz Holding tarafından) ormanları katledilen İkizköylülere, Akbelen Ormanı’nı kurtarmak için sürdürdükleri barışçıl direnişlerinde biber gazıyla saldırılıyordu. Yine Cengiz İnşaat’ın göz diktiği Rize, İkizdere’de yapılmak istenen taş ocağına karşı “ormanlarımızı vermeyeceğiz” diyerek direnen bölge halkı da jandarma tarafından ablukaya alındı, kolluk güçleri, insanları evlerinde kalmaya zorladı. 

İşte Erdoğan, tam da bunlar yaşanırken, son 18 yılda orman varlığını 2 milyon hektar artırdık, diyor, HES’leri ve hiçbir işe yaramayan Millet Bahçelerini övüyor, Türkiye’nin tarihsel sorumluluğu olmadığını söylüyordu ama şu gerçek artık gizlenemez durumda: Kömür, doğalgaz ve petrol ile ilerlemeye kararlı olan AKP iktidarı, Türkiye’yi son 20 yılın en yüksek karbon salımı yapan ülkeleri listesinde üst sıralara yerleştirdi, krizin sorumlularını destekledi, faturasını halka ödetti, ormanları katleden Cengiz İnşaat’ın vergi borçlarını sildi (yeter ki Mehmet Cengiz’in yüzü gülsün!), orman varlıklarını binlerce maden ve taş ocağı ruhsatıyla talana açtı. 

Kriz böyle mi yönetilir?

İklim aktivisti Greta Thunberg, zirvede yine gerçekleri ortaya sererek krizi görmezden gelen liderlere; bu işten şimdilik sıyrılıyor olabilirsiniz ama zamanı gelince hesabını sorarız, diyordu.

Liderlerin verdiği azaltım taahhütleri yetersiz, politikaları da bizlerle dalga geçercesine fosil yakıt endüstrisinin desteklenmesine dayanıyor. En iddialı hedefi ortaya koyan İngiltere’nin 2030 itibarıyla yüzde 68’lik emisyon azaltımı taahhüdü bile gülünç derecede kifayetsiz çünkü İngiltere 2030’a ‘sıfır karbon’ taahhüdü ile girebilecek güç ve kapasitede. Örneğin İşçi Partisi’nin Corbyn önderliğinde hazırladığı Yeşil Yeni Düzen yol haritasında şöyle söyleniyordu: “Britanya 2050’ye kadar net sıfır karbon hedefini tutturabilirse (diğer ülkelerin de aynı hedefe ulaştığını varsayarsak) ısınmayı 2100’de 1,5°C ile sınırlamak için %50 şansa sahip oluruz.”

Bu, muazzam bir risk alınacağı anlamına gelir. Yani açıkladıkları en yüksek azaltım hedefleriyle bile bize yalnızca yüzde 50’lik bir kurtuluş ihtimali sunuyorlar. Bu kabul edilebilir mi? Ya bir geleceğiniz olacak ya da olmayacak, haydi yazı tura atıp görelim demekten farksız. 

İklim adaletini savunuyoruz

Tıpkı dünyanın beşinci en zengin ekonomisi olan İngiltere gibi, tarihsel karbon emisyonları açısından yükümlülük taşıyan, refah seviyesi ve dönüşüm kapasitesi yüksek tüm ülkelerin istisnai bir sorumluluk üstlenmeleri gerekir. Böylece, emisyonlara en az katkıyı yaptığı halde iklim krizinin etkilerini en fazla hissedecek az gelişmiş ülkelere, kendilerini geliştirme ve dönüştürme fırsatı tanınır – ki buna da iklim adaleti diyoruz.

Kaldı ki bu ülkelerin bir de tarihsel sorumlulukları var. Küresel emisyonların dağılımı ve karşı karşıya kaldığımız kriz hem ülkeler özelinde hem de uluslararası düzeyde şahit olunan sosyo-ekonomik adaletsizliğin bir sonucudur. Örneğin İngiltere’nin küresel karbon emisyonlarına ve ekolojik sorunlara katkısı, nüfusuna ve kapladığı alana kıyasla öyle orantısız ki bu durum onu “tarihsel ölçekte kişi başına düşen emisyon miktarları” açısından en tepeye taşıyor. Aynı eğilim tüm gelişmiş ülkelerde mevcut. Hepsi bir araya geldiklerinde küresel nüfusun yüzde 20’sini oluşturdukları halde, 1850’den bu yana gerçekleşen emisyonların yüzde 70’inden sorumlular. Ve böylesi kifayetsiz azaltım taahhütleriyle etki yaratabilecekmiş gibi davranıyorlar.

Thunberg, herkesi mücadeleye çağıran konuşmasında “vazgeçmeyeceğim” diyordu. Bizler de vazgeçmiyoruz. Bu krizden çıkış için bize sadece yarı yarıya şans tanıyan kapitalist yönetimlerin insafına bırakılmayı kabul etmiyoruz. 

Atmosferdeki karbondioksit fazlasının dörtte biri, iklim zirvelerinin yürütüldüğü 2004-2016 yılları arasında gerçekleşti. Emisyonları azaltmıyor, artırıyorlar. Öyleyse artık bu düzene son verilmesi gerekiyor ki bir geleceğimiz olabilsin. 

Ya gelecek ya kapitalizm, ikisinden biri gidecek. 

Tuna Emren

(Sosyalist İşçi)


Volkan Akyıldırım Tüm Yazıları

Bir AKP komedisi, yönetememenin parodisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP'nin son iki yılda yaptığı konuşmalara bakılırsa - özellikle pandemi döneminde - Türkiye'deki bütün sorunların kaynağı olarak, en son 1995'te hükümet ortağı olmuş olan CHP gösteriliyor. 

İktidarın ayakta kalması için Hazine'deki döviz rezelerinin satılmasıyla 128 milyar doların (bazı ekonomistlere göre bu rakam daha fazla) yok oluşu üzerine, tüm muhalefet gibi CHP de bir siyasi kampanya başlatmış, parti binalarına asılan pankartlar polis zoruyla sökülmüştü.

İktidar yetkilileri 128 milyar doların nereye gittiği yönünde çelişkili açıklamalar yaptı, bunlar hiç kimseyi tatmin etmedi. 

Uzun süredir sosyal medyadaki trol ağıyla siyaset yapan AKP'nin, son kongrede medya sorumlusu yapılan Hamza Dağ ise müthiş bir formül buldu! 

Yakın zamanda lüks yaşamı ve "pudra şekeri" ile anılan AKP genel merkez çalışanı Kürşat Ayvatoğlu, Dağ ile birlikte çalışıyordu. Bunu inkâr ederken kısmen de doğrulayan Hamza Dağ, belli ki Beştepe nezdinde koltuğunu korumak için müthiş bir fikir buldu! 

Komedi

•  AKP Twitter hesabı 4 Mayıs günü, 5 Mayıs saat 14.00’te bir paylaşım yapacağını duyurdu.

• Ertesi gün o saatte bir animasyon yayınlandı. Animasyon'da CHP Genel Merkezi, yalan üretme merkezi olarak gösterilirken son dönemde yapılan bazı tartışmalara atıfta bulunuluyor ve laf '128 milyar nerede' sorusuna getiriliyordu. Aşağılayıcı bir ifadeyle Kılıçdaroğlu'na "Papağan iksiri" içiriliyor, böylece Kemal Kılıçdaroğlu defalarca '128 milyar nerede' diye soruyordu. Animasyonu yapanlar ve yayınlayanlar belli ki CHP liderinin "yalancı" olduğuna inanılacağını düşünmüşlerdi. AKP medyasının "amiral gemisi" Sabah gazetesine göre, AKP resmi hesaplarından paylaşılan animasyon o kadar iyiydi ki izlenme rekorları kırıyordu! Fakat AKP'nin bazı önde gelen yöneticileri bu videoyu paylaşmadı, çünkü başlarına geleceği görmüşlerdi.

• Pespaye biçimi, aşırı sağcı trol içeriği, sahibinin gerçek yüzünü ve niyetlerini ortaya koyan basitliğiyle bu video alay konusu oldu. Sadece CHP'liler ve muhalifler değil, AKP'den kopan seçmenler de bu sululuğa taraf olmadı. Üstelik ana öğe olan "yalan üretme makinası" fikrinin 2016 yılında yayınlanan Gırgır isimli mizah dergisindeki bir karikatürden araklandığı ortaya çıktı. Ve çizgi film, AKP sosyal medya hesaplarından silindi. Hamza Dağ silme kararını şu sözlerle (yine Twitter'dan) duyurdu: "Siyasette seviyeli muhalefetin oluşması için AK Parti olarak bir adım attık. Siyasette yalanın ulaştığı boyuta dikkat çektik. Maksat hâsıl oldu." Seviyeli muhalefet için seviyesiz bir video yapmışlar ve çekmişler, sonra seviyeli muhalefet için videoyu kaldırmışlar!

• Animasyonun çalıntı, amatör, zekâ ve espriden yoksun, demagojik içeriği - ve elbette komik özelliklerinden çok iktidar için en fazla zarar verici olan tarafı, AKP eliyle '128 milyar dolar nerede' sorusunun defalarca sordurulmuş olması. Oysa iktidar polis marifetiyle bu sorunun sorulmasını engellemek istiyordu. AKP'nin aşırı sağcı popülist trol siyaseti, içeriksizliği ve akıl dışılığıyla dönüp kendini vurdu. Daha önemlisi yıpratmak istedikleri CHP ve Kılıçdaroğlu - tıpkı 'türbeye girerken ellerini arkaya attı' denilerek hakkında inceleme başlatılan İmamoğlu gibi - bu saldırıdan güçlenerek çıktı.

Bir AKP komedisinin özeti böyle, gelelim bir yönetememe parodisine, bunlara sebep olan AKP'nin aşırı sağcı siyasetinin kendi aleyhine işlemesine.

Yönetememe krizi

Erdoğan ve küçük ortağı Bahçeli, her konuşmasında (Bahçeli örneğinde bol bol sosyal medyada) CHP'ye vuruyor, Kılıçdaroğlu'na hakaret ediyor ve aşağılıyor. Sosyal medyadaki AKP'li ve MHP'li troller ise büyük çarpıtmalar, komplo teorileri, ağır hakaretler ve itibar suikastleriyle bunları büyütüyor.

2016 yılındaki ABD başkanlık seçimi kampanyası sırasında Donald Trump aynı yöntemlere başvurmuş, o anki Demokrat Başkan Barack Obama'nın kişiliğine karşı küfür, hakaret, aşağılama, ırkçılık ve yalanlarla dolu bir propaganda yürütmüştü. Obama yönetiminin başarısızlığı, Demokratların adayı Hillary Clinton'un berbatlığı Trump'a birçok fırsat sundu. ABD’yi yöneten merkez siyasetin çöküşü sonucu Trump, trol ağıyla seferber ettiği orta sınıfların ve lümpen proletaryanın desteğini kazanarak iktidar oldu.

4 yıllık yönetimi boyunca Twitter mesajlarıyla sayısız kriz çıkartan, kaos yaratan, hedef gösteren, aşağılayan Trump, geçen seneki seçim kampanyasında da rakibi Joe Biden'ı durmadan aşağıladı, hakaret etti, itibarsızlaştırmak için elinden geleni yaptı. Fakat izlediği aşırı sağcı trol siyaseti bu defa kazanmasına yetmedi. Çünkü izlediği aşırı siyaset sonucu, büyük ve öfkeli bir kesimi karşısında topladı. Kitle hareketleriyle boğuşmaya başladı. Gerçek sorunlar, her zamanki gibi sosyal medya/medya yalanlarına, aşırı sağcı propaganda aygıtının demagojilerine galip geldi. Başkanlık döneminin son aylarında çok sevdiği sosyal medyada paylaşımları saldırgan ve yalan içerikleri nedeniyle kısıtlandı.

AKP'nin yayınlayıp kaldırdığı animasyon, 20 yıllık iktidarın ve Erdoğan'da merkezileşmiş başkanlık rejiminin geldiği noktanın bir özeti. Yönetemiyorlar. Şenol Karakaş'ın yazdığı gibi bir çizgi filmi bile yönetemediler.

Gelecek

Aşırı sağcı trol siyaset, ekonomik ve pandemik krizin yarattığı gerçekçilikle birlikte dönüp sahiplerini vuruyor. Sadece AKP’nin çizgi filmi değil, birçok şekilde, iktidar partisinin gemisinde yönetememe krizi sonucu her gün yeni delikler oluşuyor.

AKP-MHP iktidarının ilk seçimde gideceği ortaya çıkmışken, işçiler, işsizler, ezilenler, demokratlar ve sosyalistler için soru, yerine neyin geleceğidir. Erdoğan sonrası ortaya çıkacak olası iktidar yapısında kadınlar, LGBTİ+’lar, Kürtler, göçmenler, öğrenciler,  işçiler ve emekçiler olarak; ücretlerimizin, haklarımızın, özgürlüklerimizin, kazanımlarımızın ne ölçüde genişleyeceği ve korunur olacağıdır. 

Erdoğan sonrası adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerinin kazanması, işçilerin ve ezilenlerin aşağıdan birleşik mücadelesine, bu mücadelenin ortak taleplerini kazanmak için harekete geçen antikapitalist solun örgütlenmesine ve büyümesine bağlı.

Volkan Akyıldırım



Yıldız Önen Tüm Yazıları

Kolombiya’da halk direnişi

Kolombiya’da Mayıs ayının başında Devlet Başkanı Ivan Duque’nin gündeme getirdiği vergi reformu yasasına karşı halk yığınsal ve öfkeli bir mücadeleye başladı. İlk gün gösterilerde 16 gösterici ve bir polis hayatını kaybetti, yaklaşık 800 kişi yaralandı. Yasaya karşı ilk protestolar dört gün sürdü. Gösterilerden önce pandeminin ekonomiyi olumsuz etkilemesi nedeniyle vergi yasasının bir zorunluluk olduğunu iddia eden iktidar geri adım atmak zorunda kaldı ve Duque yasa tasarısını geri çektiğini açıkladı. 

Tipik bir yalancı iktidar lideri olan başkan, yaptığı açıklamada, “Zaman birlikte çalışma zamanı. Bir mutabakat sağlamamız lazım. Ürün ve hizmetlerde KDV artışı olmayacak” dese de ekonomik olumsuzlukların tüm yükünü Kolombiyalı yoksullara ve işçilere kesmeye çalışan yasayı gündeme getirmesi niyetini açık ediyordu. 

Kolombiya’nın gayri safi milli hasılasının 2020 yılında yaklaşık yüzde 7 düştüğü tahmin ediliyor. Bu, ülkenin 1970’lerden beri girdiği en büyük ekonomik krizi tetikledi ve tüm burjuva iktidarların yaptığı gibi Duque de vergi reformu adını verdiği yasa önerisiyle aylık 656 dolardan yüksek geliri olanların ödeyeceği vergiyi artırmayı hedefliyordu. Sendikalar, bu yasanın krizin yükünü zaten geçim sıkıntısı yaşayan insanlara yükleyeceğini savundular. 

On binlerce işçinin katıldığı eylemlere yerli halklar da destek verdi. Çünkü yasa önerisinde vergiden muaf tutulan yoksul kesimlerin de vergi ödeme kapsamına alınacağı ortadaydı. İktidarın yasayı geri çekmesine rağmen Kolombiya’da mücadelenin aynı sertlikle sürmesinin bir dizi nedeni var. Öncelikli neden, uygulanan devlet terörü. Yüzlerini gizleyen polisler sivillerin üzerine ateş ediyor. 

İkinci neden ise yıllardır polis terörüne karşı biriken öfke. Eylül ayında polis bir kişiyi elektroşok tabancasıyla öldürünce gösteriler yeniden başlamış ve gösteriler sırasında devlet bu kez 7 kişiyi öldürmüştü.

Bir başka neden ise kitlelerin mücadele ederek yoksulları hedef tahtasına oturtan bir iktidara geri adım attırdığını görmesi. Eylemler, vergi yasasının geri çektirilmesinden hızla emeklilik, sağlık ve eğitim sisteminin düzeltilmesi ve paramiliter grupların dağıtılması mücadelesine evrildi. 

Mücadelenin boyutlanması, bu arada protestocuların iktidarla talepleri doğrultusunda yaptıkları ve iki hafta süren görüşmelerin tıkanması, iktidarın göstericilerin taleplerini karşılamaya yanaşmaması nedeniyle eylemler yeniden ve daha da boyutlanarak sürdü.

Duque’nin gösterilere tepkisi bu kez de orduyu sahaya sürmek, sokağa çıkma yasakları ilan etmek ve sivil vatandaşların üzerine ateş açmak oldu!

Kolombiya’da yoksullar, hakları için kitlesel direnişin en parlak örneklerinden birini sürdürüyor.

Yıldız Önen

[email protected]

(Sosyalist İşçi)



Zilan Akbulut Tüm Yazıları

Kreş hakkı ve cinsiyetçilik

Kadınlar pandemi döneminde her alanda olduğu gibi iş hayatında da pek çok sorunla karşı karşıya kaldılar. Ekonomik olarak ilk gözden çıkarılan grup olmanın yanı sıra kayıt dışı ve düşük ücretlerle çalıştırılmaya devam ediyorlar. Salgınla önemi daha net anlaşılan ve bir an önce çözülmesi gereken kreş sorunun tüm sorumluluğu kadınların üzerine bırakılmış durumda. 

Salgın sürecinde okulların kapatılmasıyla ve çocukların evde daha fazla vakit geçirmesiyle beraber çocukların bakımıyla sürekli ilgilenecek bir kişinin bulunması ihtiyaç haline geldi. Bu bakımın tüm sorumluluğu kadına yüklenirken kadınlara hiçbir destek veya kolaylık sağlanmıyor. Kadınların ekonomik yaşama katılmasında ev işleri ve bakım yükümlülüğü büyük bir engel değilmiş gibi var olan çoğu devlet ve işyeri kreşleri özelleştirildi.  Özel kreşlere verecek parası olmayan milyonlarca kadın aile içerisindeki tüm işlere bakmak zorunda kaldılar.

Bir yandan ‘en az üç çocuk, beş çocuk’ denirken, diğer yandan kamu kreşlerinin tek tek kapatılıyor olması, iş hayatındaki kadınlara hiçbir destek sağlanmıyor oluşu kadınların ya işi bırakmak zorunda kalmasına ya da iş hayatına hiç girememesine neden oluyor. Aslında iş yerlerinin kreş açma gibi bir yükümlülükleri var. İşverenin, çalışanların 0-6 yaşındaki çocuklarına bakımının sağlanması ve emzirilmeleri için, çalışma yerlerinde veya ayrı bir mekânda kreş açması zorunlu. Ayrıca kreş, iş yerine 250 metreden daha uzaksa işveren taşıt sağlamakla da yükümlü. İşveren bu yükümlülüğünü yerine getirmek için kreş açabileceği gibi mevcut kreşlerden de hizmet satın alabilir. Ancak bu durum, 150’den çok kadın çalışanın olduğu iş yerleri için geçerli. Özellikle kadın çalışanların sayısına vurgu yapılması ve böyle bir şartın konulması çocuk bakımında tüm sorumluluğu kadına yükleyen toplumsal cinsiyet rollerinin kabulüne uygun bir biçimde hazırlanmış durumda. Ayrıca Türkiye’de 150’den fazla kadın çalışanın olduğu iş yeri sayısı oldukça düşük. Dolayısıyla çok az iş yerine böyle bir sorumluluk yükleniyor.  Kreş açma yükümlülüğünü yerine getirmeyen iş yerlerinde ise buna dair cüzi miktarda idari para cezası dışında bir yaptırım da söz konusu değil. Hal böyleyken işveren bir kreş açıp, kreş içerisindeki öğretmenlere ek ödeme yapmak yerine cezayı ödeyip işin içinden çıkmayı çok daha kolay buluyor. Böyle bir durum karşısında kadınların, kreş talebi yerine getirilmediği için iş akdini feshetme hakkı var ve işçi bu nedenle kıdem tazminatını ve diğer haklarını alarak işten ayrılabilir ancak bu durum kadınları iş hayatından koparıp eve hapsetmek dışında bir işe yaramıyor. 

150’den az kadın çalışanın olduğu iş yerlerinde ise böyle bir yasal zorunluluk olmadığı için kadınlar çocuklarını sürekli özelleştirilen kreşlere göndermek zorunda kalıyor. Ancak özel kreşlerin pahalılığı, yeterli niteliklere sahip olmaması, ihtiyaçları karşılamaması gibi sebepler ya kadının iş hayatına son vermesine neden oluyor ya da bu ihtiyaç, ailedeki diğer kadınlar tarafından ücretsiz bir biçimde karşılanıyor. 

Biz kadınlar, kreş açma koşulunu kadın çalışan sayısına bağlayan, çocuk bakımını yalnızca kadınların sorumluluğu olarak gören aynı zamanda kadınların aile içi emeğini görmeyen ve değersizleştiren, kadını ev içi hayata mahkûm eden cinsiyetçi yaklaşımın her daim karşısındayız. Taleplerimiz çok açık ve net. Devletin, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlaması gereken temel alanlardan biri olan iş gücüne katılım ve aile içi rollerin-sorumlulukların dağılımı noktasında gerekli politikaları oluşturması, bütçe ayırması, kadınları çalışma hayatında desteklemesi; çocuk bakımının, ev işlerinin kamusal alana taşınması ve ortaklaştırması öncelikli görevlerinden biridir. Yine bu bağlamda bütün çocuklar için parasız, nitelikli kreşler açılması bunun bizzat devlet eliyle gerçekleştirilmesi gerekir. 

Zilan Akbulut